Batı neden sağa kayıyor

Geçtiğimiz günlerde İngiltere'de gerçekleştirilen yerel seçimler ve İngiliz tarihinde ilk defa aşırı sağın böylesine bir zafer kazanması üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü bu seçimler, yerel siyasal etkilerden çok dünya siyasetine etki edecek değişimlerin işaretlerini veriyor.

İngiltere'de bir dönem siyaset bilimi çalışmış birisi olarak o dönem ilk fark ettiğim şeylerden biri şuydu: Britanya sistemi istikrar üretir. Dar bölge seçim sistemi, iki büyük partiyi ayakta tutar; seçmen kızsa da sonunda ya Muhafazakar Parti'ye ya da İşçi Partisi'ne dönerdi. Olsa olsa Liberal Demokratlar da birkaç puan oy alırdı. Bugünse müesses nizam çatırdıyor.

Brexit dönemindeki ayrılık yanlısı kampanyasına bizzat şahit olduğum Nigel Farage'ın Reform Partisi'nin son yerel seçimlerde elde ettiği başarı Nigel Farage'ın kişisel özellikleri veya göçmen karşıtı birkaç slogandan ibaret bir şekilde açıklanamaz. Bu sonuç, İngiltere'de merkez siyasetin, yani hem muhafazakarların hem de İşçi Partisi'nin uzun süredir biriktirdiği büyük başarısızlığın sandıktaki ifadesi. Reform Partisi'nin özellikle İşçi Partisi'nin geleneksel kalelerinde ciddi kazanımlar elde etmesi, İngiliz siyasetinin de onun sosyolojik zeminini oluşturan sınıfsal fay hatlarının da yerinden oynadığını gösteriyor.

Benzer biçimde Avrupa'nın geri kalanında ve ABD'de Trump örneğinde görüldüğü üzere, sağ popülist hareketler Batı siyasetinde yükselişini sürdürüyor. Bu, basitçe göçmen karşıtlığından veya seçmenin konjonktürel tepkilerinden öte yapısal bir durum arz ediyor.

Genelde Batı'nın, özelde İngiltere'nin son kırk yılda yaşadığı ekonomi-politik dönüşümün ve neoliberal ekonomi-politiğin başta işçi sınıfı olmak üzere alt-orta sınıfları tahrip etmesinin bu süreçlerde belirleyici bir etkisi var.

Mesela İngiltere'de Thatcher döneminde başlayan neoliberal yeniden yapılanma, sanayi şehirlerini zayıflattı; üretim ve istihdam düştü. Blair dönemi ise İşçi Partisi'ni işçi sınıfının partisi olmaktan çıkarıp metropol merkezli, sol-liberal /küreselci bir partiye dönüştürdü. Brexit referandumunda "kontrolü geri alma" sloganı bu yüzden karşılık bulmuştu.

İngiltere'deyken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de şuydu: Londra ile ülkenin geri kalanı arasında yalnızca gelir farkı yoktu; dünya görüşü farkı da vardı. Londra küreselleşmenin kazananıydı. Finans, medya, akademi, kültür endüstrileri ve göçmen emeği üzerine kurulu kozmopolit bir merkezdi.

Fakat kuzeyde veya orta kesimlerindeki eski sanayi bölgelerinde ve kıyı kasabalarında başka bir İngiltere vardı: Kapanmış fabrikaların, çökmüş belediye hizmetlerinin, uzayan hastane kuyruklarının, konut krizinin ve kültürel yabancılaşmanın beyaz İngiltere'si.