ABD: İmparatorluk mu İsrail Kolonisi mi

ABD'nin İran'a yönelik saldırıları tartışılırken çoğu zaman iki yorum ortaya çıkıyor. Birinci yaklaşım, bu politikaların bütünüyle İsrail'in ve ABD içindeki Siyonist lobilerin etkisiyle şekillendiğini savunuyor. Bu görüşe göre Washington'daki karar alma mekanizmaları; lobicilik ağları, finansal destekler, medya etkisi ve Epstein benzeri şantaj mekanizmaları üzerinden yönlendiriliyor. İkinci yaklaşım ise bu tür açıklamaları aşırı indirgemeci buluyor ve ABD'nin küresel stratejisinin çok daha geniş bir jeopolitik mantıkla şekillendiğini vurguluyor.

Esasında ben Trump'ın küreselci hegemonya politikasından geri çekilmeyi savunan bir Başkan olarak bu saldırıyı yapmasında İsrail ve Siyonizm etkisini daha belirleyici görüyorum. Monroe Doktrini'ni uygulamak için sözde "İsrail'in güvenliğini sağlamak" gibi bir asgari şartı yerine getirmesi gerektiğini, Ortadoğu'daki ağırlıklarını Batı yarımküreye ancak böyle çekebileceğini, bunun yanı sıra ABD için güç mücadelelerinin, Siyonist baskı mekanizmalarının da etkili olduğunu düşünüyorum. Ama elbette mesele bundan ibaret değil.

Hegemon devletler, küresel düzenin mimarı olarak kara ve deniz hakimiyetini sürdürmeye çalışırlar. Dünya siyaseti büyük ölçüde stratejik coğrafyaların kontrolü etrafında şekillenir. ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik ilgisi de bu bağlamdan bağımsız değildir.

Ortadoğu hem enerji kaynaklarının yoğunluğu nedeniyle hem de Avrasya jeopolitiğinin merkezinde yer aldığı için de kritik bir bölgedir. İran ise bu coğrafyada hem jeostratejik konumu hem de ideolojik ve askerî kapasitesi nedeniyle ABD hegemonyasının önünde bir engel olarak görülmektedir.

ABD için dünya ticaret yollarının güvenliği, enerji akışlarının kontrolü ve potansiyel rakip güçlerin çevrelenmesi bu stratejinin temel unsurlarıdır.

ABD'nin imparatorluk aklını anlamak için bu stratejiyi tarihsel bir süreklilik içinde düşünmek gerekiyor. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan düzeni sadece askeri üslerden veya ittifaklardan ibaret değildir; aynı zamanda finansal, ticari ve teknolojik bir mimaridir. Bretton Woods sistemi, doların rezerv para olması, NATO gibi askeri ittifaklar ve dünya deniz yollarındaki Amerikan donanması bu düzenin omurgasını oluşturur. Bu düzenin devamı ise tek başına diplomasiyle değil, gerektiğinde askeri güçle de garanti altına alınır.

Bu nedenle ABD dış politikasında krizlerin ve müdahalelerin çoğu zaman sistemik bir mantığı vardır. Hegemon güçler hem mevcut tehditlere tepki verir hem potansiyel rakiplerin ortaya çıkmasını da engellemeye çalışırlar. İran bu açıdan yalnızca bölgesel bir aktör değildir. Çin ile enerji ve ticaret bağlantıları kurabilen, Rusya ile askeri işbirliği geliştirebilen bir devlet olarak görülmektedir. Bu durum Washington açısından İran'ı yalnızca bir bölgesel sorun değil, aynı zamanda küresel güç rekabetinin bir parçası haline getirmektedir.