Sözün Taşıdığı

Geçtiğimiz hafta İstanbul'un kalbi Sultanahmet'te Gülhane Şiir Akşamlarının ikincisi icra edildi. Şiir için onun dokusuna uyan, bu sebeple şairi tamamlayan bir mekânın, Ahmet Hamdi Tanpınar müzesinin seçilmesi bu şehirde kaybedildiği düşünülen o lahuti atmosfere taşıdı konuklarını. Esasında programa uzun uzun yer vermeyi tasarlıyordum köşemde, bunun için bütün bir akşam boyunca not aldım ancak bu zeminde, şiir akşamına benden önce giren arkadaşlarım oldu. Yine de mekânın tarihî ve mistik dokusundan okunan şiirlere, İstanbul'daki dostların katılımlarından ev sahiplerine varıncaya dek her şeyin çok özenli, çok kıymetli gerçekleştiği programı yâd etme ihtiyacı içerisindeyim. Başta ESKADER Yönetim Kurulu Başkanı Fatma Eslem Yargıcı ve Yönetim Kurulu Üyesi Emine Savaş hanımefendilerimiz olmak üzere Mücahit Kocabaş'a, Ayşenur ve Nigar Hanımlara gönül dolusu bir teşekkür bırakıyorum. Ayrıca yağmurun, rüzgârın, soğuğun ruha sirayet ettiği bir İstanbul akşamında aramızda bulunma nezaketi gösteren cümle dostu, sonra takdim ettiği ödülleriyle Fatma Yargıcı'yı Mustafa Yılmaz'ı, Şadi Oğuzhan'ı, Emine Savaş'ı, Mücahit Kocabaş'ı, Mehmet Nuri Yardım'ı, Filiz Ertekin'i de anmak istiyorum. Değil mi ki toplumun gündemini belirleyen konularla sarsılan güvenin, güzelliklerin dillendirilmesiyle diriltilmeye ihtiyacı var.

Konfora, materyallere, yasaklara, ferdi zehirleyecek ve çürütecek olana, bilgiyle birlikte hayatın her sahasına erişim kolaylaşırken insanın kalbiyle arasına aşılması güç mesafeler girdi. Kalp çünkü inanç demekti, insan varlığa inancını yitirdi. Üstüne üstlük farkına varılamayan bu hızlı dönüşüm kişiyi yalnızlaştırdı. Besleyip güçlendiren, bilinç düzeyine davet eden bir yalnızlık değil kastım. Bu yalnızlık çelikten, insanın başkalaşan ve değişim geçiren süreçlerine yaklaştıkça dolaylı bir biçimde ondan uzağa düşen bir yalnızlık. Bu yalnızlık, çağından büsbütün çekilmeyi hedefleyen, bu sebeple tarihin sayfasını aralayıp onun satır ve mısralarında keşif gerçekleştiren bir yalnızlık. Burada yaşatmayan, orada var eden, kaybettirdikçe yenilenen bir yalnızlık. Bu yalnızlık kalpte gezgin değil durağan, barışçıl olmasa da iknaya tenezzül etmeyen bir yalnızlık. Mecburî bir güzergâh, muvazenesini kaybeden bir toplumun ferdi olmaktan kaçan bireyin dipsiz bir ücraya düşme hâli, ruh çıkmazı. Görünen, temas edilebilen, ürküten şeyler çoğaldıkça şiirlerin, şarkıların, kelimelerin yöneldiği kalabalıkları eriten bir yalnızlık. Ne güzel söylemişti Berlin'in Nar Çiçeğinde Füruzan; "türkünün töresi anlamayana susmaktır (s. 98)."

Kalelerimiz, sığınaklarımız, bizim güzel limanlarımız talan edildi, çözüldü sükûtun sır alfabesi. Sadece temaşa hâlinden ruhunu yitiren bir toplum doğabilir mi Doğdu. Oysa güzel, sıcak, huzurlu bir şeyleri saklamıyor muydu seyir Kişiye tefekkür ettirmek, kaybettiklerini buldurmak üzerine tasarlanmamış mıydı seyir durağı Kelimenin içinde bulunduğu anlam dünyası onun sadece durduğu değil, baktığı yeri değiştirmekle katledilebilirdi ancak. Öyle oldu. İnsanlığın seyre yüklediği mana da subliminal mesajların penceresi olan dizilerle, programlarla, çocuk genç tanımayan haber içerikleriyle, sözde düşünce ve sanat büyüklerinin bilinçsiz telkinleriyle kayboldu. Uykularımızdan uyandıran içerikler bütün bir yaşantımızı tahakküm altına aldı.