Marazî Hassasiyet ve Negatif-I

Sosyal medyada kendini merkeze koyan, her durumu kendisiyle ilişkilendiren insanlar, gerçekten yardıma ihtiyaç duyanları görmeyi başarabiliyor mu?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, bahar mevsiminde artan manevî hastalıkları ve sosyal medyadaki yapışkan hassasiyet fenomenini eleştirerek, kendini merkeze alan ve empati yoksunu bir zihniyet tanımlar. Bu tutumun ruh açlığından kaynaklandığını ve insanların çok katmanlı hayatlarını göz ardı ettiğini savunsa da, acının temyiz ve paylaşımının aslında ne kadar haklı olabileceği sorgulanmaya açık değil midir?

"Bozacının şahidi şıracıdır."

Bugün kalemimin aşina olduğu o latif enerjiyi biraz kırarak, hırpalayarak, üzerek dökeceğim kelimeleri kâğıtlara. Zira mensubu olduğumuz gerçekliğin yolu her zaman tılsımlı iklimlerden geçmeyebiliyor ve nefes alıp yorgunluğumuza su ikram etmek için yöneldiğimiz ilk durakta çılgın bir hezeyan, bizden ezber ettiği kelime kalıplarıyla yolumuza çıkabiliyor. Galiba bu hâl geçidinin bahar ile bir alakası var; çimenlerin ve çiçeklerin yeşerdiği Nisan'da manevî ve ruhsal hastalıkların tekrarlandığını duymuştum çünkü. Üstelik geçtiğimiz sene bu zamanlarda, takıntılı kimselerin halüsinasyonlarıyla karşıdakini meşgul etmek adına nasıl insanüstü bir çaba harcadıklarına zaman zaman şahitlik etmiş biriyim. Ellerini göğe açarak ortalığa ahlar saçan kötücül teorileriyle, çalışıp üreten kimselerin hayatlarının bundan sonra kötü istikâmete gideceğini tayin edebilecek ve kült akıllarıyla kâinat terazisine biçim verdiklerini zannedecek kadar kendilerinden geçmişlerdi. Zaman zaman hareket gösterse de dünyada yer kaplamayan bu minicik hamlelerin, bir ok misali kişinin kendisine dönen mesnetsiz ibarelerin, göz ve gönül kanatan alelade uğraşların, üretenin dünyasında yer bulabilmek için çabalayan boş insan meziyeti olduğunu çok sonra fark edebildim. Senelerdir duadayım, şifa dileğim bâki. Bahar ve yeşeren hastalıklar kombinasyonunun daha net anlaşılması için verilen bu örneği içi içini yiyen huzursuzluğu ve zehapları ile o çukurda bırakıp bugüne dönelim.

Marazî bir hassasiyet taşıyarak hayatı kendilerine de muhataplarına da zehredenlerin bu yazının eşiğinden geçemeyecekleri aşikârdır. Ama dünyayı istilâ eden negatif enerjinin bir parçası hâline getirdikleri ahvâlleri bu metnin çıkış noktası ve malumun ilânı; "zarardır her şeyin fazlası". Marazi hassasiyet derken hani şu her durum ve tavrın merkezine kendini iliştirme ihtiyacında olanlardan bahsediyorum. Sözü incelik, erdem, güzellik, yükseklik diye inletirken özden koparanlardan, aykırı bir duygusallık adına realiteden uzaklaşmayı kâr sayanlardan... Böylelikle sadece bencilliğini teşhir etmekle kalmayıp megalomanlığını da konuşturanlardan... Her zulmü hak görürken kendini acındıranların, bununla kalmayıp karşısındakilerin var ettiğine inandığı acıyı göze sokanların dünyayı nasıl çekilmez kıldığını dikkatli bakan herkes görecektir. Şükür, bu yapışkan hassasiyet hayatımın hiçbir döneminde geçmedi bana. Ruhlarımızdan koparılıp atılması gereken bir ur, kötü huylu bir nazar gibi geldi.

Sosyal medya gün gün büyüyememişlerin zehirli göndermelerle ufaldığı, incitme güdüsüyle tatmin duygusu yaşadığı dolayısıyla zedelenen gerçeklik algısını daha fazla bozmak için bu zeminleri vasıta gördüğü bir yer hâline geldi. Hayatta her şeyi kendisi ile irtibatlandıranlar, üzerlerine yakıştırdıkları kurban rolüyle sanal mekânların ruh karakteristiğinde belirleyici oldu. "Gör beni" diye mütemadiyen haykırmanın, saatlere inen tasdik ihtiyacının, kendini hatırlatmanın yolunu hakkı, haddi ve hududu yok sayan göndermelerde buldu (belki geride gizlenen o gönül garabetini fark etmek açısından iyi de oldu).

Sosyal medya vesilesiyle daima bu kimselerin duygu açlıklarına muhatap olmak, onların her tavır ve durumu kendileri ile alakalandırmalarına seyirci kalmak yıpratıcı. Halbuki ne güzel söylemişti şair; "burası dünya/ne çok kıymetlendirdik/oysa bir tarla idi/ekip biçip gidecektik". Ne olduk Şu her tarafımızı saran ve yarın unutulacak olan ikiyüzlü ergen göndermeler, trajikomik mesajlar karşısında sıklıkla içimden "büyütüp derinleştirdiğiniz her durgunluk ve suskunluk yahut söz sizinle alakalı değil. Hatta bazen muhatabınızla bile alakalı değil. Bazen sadece şartlar, bazen sadece zaman veya zamansızlık, bazen dönüt alamadığı süreçler hayatın mutlak parçaları. Sonra dikkatinizi yöneltip her şeyin merkezine iliştirdiğiniz ve dolayısıyla hayatlarının merkezinde olduğunu düşündüğünüz insanların tek derdi olduğunuzu size kim söyledi" demek geçiyor.