Kitap molası 64; Ateşkes çadırında silah sesleri

"Bugün Aziz'e, "Bir adamın başına gelebilecek en büyük felaket nedir" diye sorsalar; "Dostlarını büyükşehirde bırakıp sakin, bungun, Arabistan çöllerini andıran kasvetli bir ilçede hayata dokunabilmek, biraz da kendini tanıyabilmek gayesiyle nişanlandığı esnada dünyaya geldiği ilk günden beri aradığı kadınla karşılaşmasıdır," der. Çünkü yüzük o kadının parmağında değildir (s. 44)"

Aziz kim Bedenini dünyada sürüklese de ruhunu onun dışında bırakmış ve bu dışardalık hâlini çocukluğunun kayıp bir günüyle bestelemiş meczup. Hayal ve ümit sahrasında "ben" ırmağını bulmaya çalışan gezgin. "Vahiy-vecd arasında" kalan, vecde daha yakın duran öykücü. Kelimelerle kurduğu ezelî bağı Seher'le taçlandıran ve sevdasına düştüğü bu mucize varlıklarla arasına kan davası sokarak onları kendi elleriyle gömen (s. 89) çılgın. Sonra onlardan devraldığı asil ruhu bir üniversite kürsüsünde gençlerin ruhuna üfleyen ideal hoca... Yalnız bir muharririn gizli beni, ikinci varlığı. Oğul. Kardeş. Arkadaş. Eş. Yâr. Aziz kelimeleri kişileştiren; onlara el, göz, tırnak, çatık kaş, öfke, sitem, muhabbet, korku, inatlaşma yükleyen bir öykü kahramanı.

Emin Gürdamur'un Ketebe yayınlarından çıkan Ateşkes Çadırında Silah Sesleri (Mart, 2026), nivola türünde bir eser. Girişinde Aykut Ertuğrul'un "Nivola Nedir" adlı bir yazısı var. Aziz'i ve onun kelimeleriyle münasebetini konu alan eser bir yapboz gibi çok parçalıysa da bu parçalar bütünü sekteye uğratmayacak şekilde oluşturulur. Karakterini yalnızlığı, sevdası, takıntıları, kitapları, öyküleri, kelimeleri ile işleyen Emin Bey eserine ad olan ilk bölümde Aziz'in anlamlandırılmasını sağlar; "Sabahları perde diye sayfaları açtı. Ayna diye sayfalara baktı. Su diye sayfaları içti Kadın diye sayfalara dokundu. Kendi dışına çıkıp başka biri olabilmenin bütün kapılarını sayfalarla mühürledi, böylece kalbini her türlü aldanışa elverişli hâle getirdi (s. 9)" Az ilerde, ikinci alt başlıkta okur, karakterin muhatabı olan bir kelime ile karşılaştırılır. İntak sanatıyla şekillendirilen kelimenin ne olduğu söylenmez ancak o, öyle kudretli vasıflarla tanımlanır ki kelimeye dair ciddi bir merak uyandırılır. Öfkelenen, gülümseyen, takım elbise giyen, plan kuran, karşısındaki ile göz göze gelen, savaşan, kendisiyle bir masalda karşılaştığı hatırlanan bir kelimedir bu.

Aziz merkezinde ilerleyen içerik onun kelimelerini gömen mezarcıyla, muhayyilesini kaplayan Seherle, köyüyle, annesiyle, abisiyle, üniversitesiyle, boşandığı eşiyle desteklenirken okuru türler ve klasik öykü üzerinde düşünmeye sevk eder. Zira kitapta alışılagelmiş formların dışına çıkan bir tavır söz konusudur. Aziz'in çocukluğu, annesi Gelin Kadın ile olan münasebeti, mezarcı ile olan diyalogları, öykülerini oluşturma süreci, Seher ile olan rabıtası bir bütünün parçaları ise de müstakil öykü olarak okunmaya müsait bir yapı arz eder. Üstelik Gürdamur metnini inşa ederken somutla soyutu mükemmel biçimde mezceder, alegorik bir tasarım geliştirir. Ateşkes Çadırında Silah Sesleri dikkat celbeden mezarcı ve Aziz diyaloglarında bir parça Â'mâk-ı Hayal esintisi hissettirse de bundan ibaret değildir. Mezarcı Aziz'in atalarından süzülen cümle serüvenini bilmekte, muhatabının kelime ile olan bağını dedesinin bağı ile mukayese etmektedir. Öyküde mezarcının tek misyonu kelimeleri gömmek sanılmasın, o bir mürşittir de; "Manaya ait cesetler, kelimelere ait cesetlere benzemez, bu sebeple bir manayı gömmeye hiçbir mezarcı kolay kolay yanaşmaz (s. 100)."

Gürdamur'un öyküsünde cümleler yoğun ve uzun, buna rağmen metnin nasıl bu kadar akıcı olabildiğini soruyor kendine okur. Geriye dönüş, iç monolog, bilinç akışı gibi tekniklerle oluşturulan öykü, kelimelere yüklediği anlam evrenleriyle, yer yer karakteri fantastiğin sınırlarına taşıyan olay dizisiyle hülasa özgün yaklaşımlarıyla okurunu sarıp sarsıyor. Hülasa mutlak doğrularımızı zaman zaman sorgulatan, kişiyi sert darbelerle sersemleten kâğıttan bir sandık oluyor elimizdeki. Ben özellikle Aziz'in üniversitedeki karakter yaratma sürecini sevdim, öyküde öykü oluşumuna dair ipucu veren yazarı... Burası benim için eserdeki özgün düşünce hamlelerinin atak yaptığı bir alan oldu; "Uydurulan insanın yanında gerçek insanın ne kadar özgün, mucizevi, müstakil bir varlık olduğunu mırıldanacağı esnada içindeki ifrit başını uzattı ve Tanrı'nın da insanı annesinden, babasından, dedesinden, ninesinden, böylece geriye doğru uzanıp giden bir zincirden, o zincirin artıklarından uydurduğunu fısıldadı (s. 60)."