Kitap Molası 62; Kayıklar Sulardan Silindi

Hemen her öykü kitabını okuyup tamamladığımda içinden bir öyküyü kendime ayırırım; üslûbuyla, temasıyla, dünyama hitap eden karakter yapısıyla, geride kalışı yahut öne çıkışıyla benim öykümdür o... Selma Maşlak'ın yakın zaman evvel Hece yayınlarından çıkan ilk eseri Kayıklar Sulardan Silindi (Ocak, 2026) bu geleneği bozdu. Gerek adıyla gerek eski İstanbul'u ve mektupların solgun çehresini hatırlatan çağrışım dünyası zengin kapak tasarımıyla ilk kitabın en üst seviyeden taşıyabileceği titizliği anlatan türden bu eser, ev sahipliği yaptığı on üç öyküyle de gönül âlemimin her köşesine dokunan türdendi. Onun için pek çok metni benimdi; içimin kırık hatıralarının, anlamsız coşkularının, tabiatla kurduğu ünsiyetindi.

78 sayfadan oluşan kitabın ilk öyküsü "Nizamettin Bey'in Hastalığı". Nizamettin Bey'in bir lokanta önünde başlayarak geriye dönüş tekniği üzerinden eşi Elmas Hanım'la sergüzeştini anlatan dokunaklı metin bu. Müşfik bir kadın elinin, hassasiyet ve incelikle tezyin olunan bir kadın dilinin nelere muktedir olup neleri değiştirebileceğini gösteriyor okuruna. Bence göreceye açık bir yanı da var Nizamettin Bey'in Hastalığının. Zira umudun olduğu kadar çöküşün, hayal gücünün olduğu kadar hüznün, yüklenen anlamların olduğu kadar var olanın dünyasına dokunuyor o.

Maşlak'ın öykülerinde ikilemelere, pekiştirmelere yaslanan bir tutum fark edilir. Halka mâl olmuş söylemlerden faydalanılır, o kadar ki bu zenginlik bir kısmıyla pek çoğumuzun henüz tanışmadığı bir içerik taşır. Örneğin "Yurttan Sesler" öyküsü türkülerle beslenirken öz kaynaklara yönelişin açık göstergelerindendir. Bizden insanların yerleşik inançları, samimi hâlleri, öfkeleri, sevgileri, takıntıları ele alınır bu öykülerde; böylece Anadolu'nun birçok köşesine ayna tutulur. "Kedi" metni bâtıl bilinen inançlar konusunda okuru şüpheye düşürecek bir gerçeklik elbisesi giymiştir. Doğuştan altı parmaklı olup altıncı parmağıyla gören Kadriye'nin kedi ile kurduğu sıra dışı bağ zihni, yaşanan bir dizi hadise üzerinden "tevafuk", "kendini gerçekleştiren kehanet" ve "hakikat" üçgeninde gidip gelmeye zorlarken öyküde Anadolu irfanı tüm kudretiyle hissettirilir. Keza dut ağacının dibinde dokuz yaşında can veren halanın, seneler sonra alıç ağacının dibinde ölen yeğenine intikal eden öyküsü "Alıç Ağacı" da görünmeyenlerin dünyasına eğilir. Ne kadar çok inanç, dua, korku, umut birikmiştir memleketimde ve bunlar çocuk muhayyilesine ne görkemli dizilir Maşlak'ın öykülerinde. "Hikemi tavrın şiiri olur da öyküsü olmaz mı" sorusunu akla getirir. Ağırlıklı olarak küçük beldelerin öykülerine deyimler girer, yer yer atasözleri ile karşılaşılır. Bununla birlikte sevgili yazarlarını yâd etme ihtiyacında olan bir hürmet vardır metinlerde… Sait Faik'e telmihler içeren "Şu Panço Meselesi", yazarın elma ve elma ağacıyla ünsiyetini gösterirken Refik Halit'e yerinde bir eleştiride bulunmayı ihmal etmeyen "İnsan Ağaç Olsa", hele Selma Hanım'ın Memduh Şevket Esendal'ı "Memduhcuğum" diye seslenecek kadar yakın bulduğu ve öykü poetikasına dair büyük emareler gizlediği "Alelade Bir Mektup" yazarın kaynaklarını sergilemesi bakımından önemlidir. Bilhassa "Sahan Külbastısı" ile başlayan "Alelade Bir Mektup", Memduh Şevket'in öykülerini tahlil eder; Maşlak'ın sevgisini, kendi yazarını diğer öykücülerden ayrı kıldığı hassalarla ortaya çıkarır, Saide ve Bekir Usta gibi karakterlerinin tahliline ayrılır. Bu esnada Esendal'ın sevdiği yemeklerden, gezi günlüğünden, iddialı iddiasızlığından, son istirahatgâhına dek haber verir. Öykülerde fevkalade hadiseler arayanların da ince bir eleştirisidir bu metin.

Çok yönlüdür Maşlak'ın öyküleri; tabiatın sesiyle, renkleriyle hemhâl olur, en küçük ayrıntılarından ilham alan bir hassasiyet içine girer. "Hayata dair edilecek öyle büyük laflarım yok. Kar güneşi, yaprak kışı, insan da Azrail'i görünceye dek yaşıyor işte (s. 67)" cümleleriyle başlayan "Kiraz Ağacının Gölgesinde" bir rüya aralığını imlese de saadeti, huzuru, hele kiraz ağacına duyulan sempatiyi öyle yüksek bir tondan kodlar ki, insanı canlılık ve lirizm arasında gidip gelen bir atmosfere sokar. Keza bir elma çiçeğinin dilinden incecik yazılan "Mektup" da lalelere, güllere, nergislere ram olan insanlığa farklı bakış açıları sunar, detaylarda saklanan güzellikleri hatırlatır. "Karayılan" adlı öykü ise temiz olan her yerin istilâ edilmesine, kendi hâlinde mazbut kasaba İncesu'nun mezar yeri ayırma vaadiyle villalaşmasına ve yabancı nüfus ile başkalaşmasına "Atike Hanım" karakteri üzerinden eleştiri getirir. Atike Hanım'ı eşinden ruhen koparan, onun vefatını bile geçersizleştiren bu süreç bir rüyaya kapı aralar. Karakterin bilinçaltını ortaya çıkaran karayılan öyküde metafor olarak kullanılır.