"Hâlâ kalbimi arıyor o ağır hançer"
(Haydar Ergülen, Hafız ile Semender, s. 111)
Dünyamız sadece savaşların, krizlerin, zulüm ve istilâların değil manevi değerlerin kaybıyla da tarumar durumda. İyi, güzel, samimi, sıcak bir şeyleri yitirdik ve bu hızlı aşınma sonucunda insanlığın kullanımına sunulan teknolojiyi, ekranları, icatları suçladık. Suçlarken düşünemez insan, düşünemediği yerde derinleşemez, bir ülkü istikâmetinde ilerleyemez yahut ilerleyişini suçladığı sahalara bırakır, oraya odaklanır, odaklanırken benzediğini fark edemez. İçindeyken göremez boğazına kadar battığı ziyan kuyusunu, uzak bir esinti kendisine gayesini anımsatır gibi olsa da oradan, o derin sarhoşluktan çıkacak gücü bulamaz çoğu zaman... İnkılap için nitelikli bir farkındalık hâli gerekir.
Empati ve merhamet ziyan kuyusuna batarken yanımıza almayı unuttuğumuz iki kudretli kabiliyet. Kabiliyet çünkü sağlıklı bir okuma ve çalışma ile güçlendirilebilir melekeler. Biri anlamaya diğeri iyileşmeye yönelik, anlamadan iyileşmek olur mu Ayrı katman değerinde görünseler de birbirinin iç odaları; "Seni anlıyorum" dan "senin yanındayım" a geçen bir tekâmül süreci. Empati ve merhamet, gelişimini tamamlamak için dünyaya gönderilen insan kalbinin ziynetleri... Üstelik her birinin sanat ve edebiyatı da dönüştürecek mekanizması var.
Sait Faik'in yoksullarla, işsizler ve kimsesizlerle empati geliştirerek sıradan insanların meselelerine yönelmesi onu Türk öykücülüğünde ayrıcalıklı kılan özelliklerdendir. Yazar toplumsal hiyerarşinin dışında kalan, çoğu zaman yanından geçilirken görülmeyen, "küçük insan" tanımlamasına maruz bırakılan kimselerin öyküsünü yazmakla kalmayıp dikkatini başka canlılara da yöneltir. Onun Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabında yer alan ve bir balığın ölüm anını detaylandıran "Dülger Balığının Ölümü", canlıyla kurulan empatinin en güzel örneklerinden. Öyküde denizin parıltılı organizmasından ayrıldığı ve "balıkların en çirkini" olduğu söylenen Dülger, "İçimde Dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum" diyen Sait Faik'in metaforik anlatımıyla ölürken seyredilir. Kalemin canlandırdığı bu ölüm, okuru vahşetiyle, dehşetiyle, acziyetiyle, esasında her cephesiyle insan üzerinde düşünmeye davet eder.
Füruzan, ömrünü ezilenlere hasreden önemli edebiyatçılarımızdan. Pek çok eseriyle birlikte Berlin'in Nar Çiçeği romanını da empati ve merhamet üzerine kurar. Yaşlı bir kadın olan Frau Lemmer, savaş gazisi eşini savaşın bitiminden kısa bir süre sonra aniden kaybeder. Uzaklara göçen oğlunun ardından kızı ve torunları da kendisini geride bırakarak Almanya'nın uzak bir vilayetine gider ve onu istemedikleri bir apartman dairesine taşırlar. Lemmer'in kızı Gudrun'un aydan aya bir görevi savmak gibi kapıcı aracılığıyla kendisini araması yaşlı kadının içindeki yalnızlığı anlamlandırmaya başladığı, apartmanında konuştuğu tek kişi olan zarif, entelektüel Herr Haabe'nin ani göçüyle karşılaşması ise yalnızlığını sorguladığı noktadır. İşte tam da böylesi umutsuz bir dönemde Lemmer, "güneyli göçü" aldığı için önyargıyla taşındığı apartmanda bir Türk aile ile karşılaşır. Süreç Frau Lemmer'i bu ailenin içine taşır ve okuru da narçiçeğine benzeyen şirin bir bebekle tanıştırır. Eserde kaçak olarak hayata tutunmaya çalışan Türk ailenin yaşadığı kırıklıklara, buna rağmen birbirleriyle olan bağlarını koruma tutkusuna rastlarız. Yaşanan kimi olumsuzluklarla yaralansalar da bunu, kenetlenerek onarırlar.

5