Değişime direnen yüzler

Değişenlerin değiştiremediğine...

Dünya bir ırmaktır, insansa bu coşkulu akışa teslim bir rüyâ güzeli. Dünya direnen azınlığın, akıp durmakta olan kalabalığa mukavemet ettiği bir savaş meydanıdır. Onun kumaşı, değişen çehrelerin değiştirilemeyen büyük buluşlarına, fikirlerine, eserlerine boyun eğmekle tasarlanmış. Değişmeyenler yani değişimi bir gelişim formatında özümseyenler, yeniliğe, köklerine tutunmayı unutmadan kapısını aralayabilenler... Fikrin yüreği biçimlendiren ve duyguların da düşünce imbiğinden süzülen ahengiyle değişmeyenler; bedenleri toprakta eridiğinde bile ruhlardaki kalıcılığını muhafaza edebilenler... Oysa "hangi resmime baksam ben değilim" dediği yerde şairin, sadece yüzler değil gözler de değişir, gönüller de... Bakış açılarımız, ilgi alanlarımız, okuma süreçlerimiz, duygu ve düşünce gezintilerimiz değişir. Bıraktığı izle hatıralarımızı şekillendiren acının, sevincin, öfkenin, heyecanın bile anlam yükü değişir zaman içinde. O hâlâ oradaysa da sesi yağmurda ıslanmış, rüzgâra maruz kalmış, deprem yarası almış mecalsiz bir çırpınışla ulaşıyordur artık bize. İlk zamanlardaki tesiri sönmüştür ve genellikle bu, muhatabımız kadar zihnimize yüklediği yorgunlukla da alakalıdır yahut onun, yeni anlam değerlerine açılamayan içeriğinin yürüyüşümüze ayak uyduramayışıyla...

Öyle ise nedir değişken mizaçlarımızın değişmeyenleri Hızla dönüşen dünyanın kimi sayfalarını sabit bırakan nedir En gösterişsiz hâliyle ellerimizi bölüşen yalnızlığın orta yerine nedir, hep aynı iştahla damlayan Fikrimce bu hızlı akış içerisinde kalbimizi suretinin aynasında gördüğümüz, değil yitip gitmesine izin vermek manasını büyüttüğümüz "o tükenmeyen" in sırrı, muhafaza edebildiği öz cevherine her bakıldığında, okunduğunda, dokunulduğunda farklı mana katmanlarına açık olmasında gizli. Yani esrârını yolda düşürmemiş olmasına, yani bize merak ve hayretimizi kaybettirmemesine, yaratılış haysiyetine gösterdiği hürmete, muhayyilemizin kapısını geçmeyen bir heyecanla çalmasına bağlı hep orada kalabilmesinin sırrı. Bir sanat eserinde, bir yürekte, bir dostta, bir kavgada, bir aşkta azalmayan, azaltmayan, kişiden bir şey götürmezken daima arttıran, hep arttıran bu hüner, bir anlamın sonsuzu olmakta ısrarcı.

Okumakta geç kaldığım bir kitap var elimde, İnsanın Anlam Arayışı. Üçüncü Viyana Okulu'nun kurucularından Victor E. Frankl, II. Dünya Savaşı sırasında, bir toplama kampındaki esaret hayatını anlatmış burada. Gaz odaları, fırınlar, açlık, hastalık ve sayısız ölüm arasında yaşam mücadelesi veren, üstelik çevresine de fayda sağlamaya çalışan bir psikiyat Victor E. Frankl. Bir gün kamptan çıkartılarak, kayalıklarla büyük su birikintilerinin olduğu soğuk yolda aç ve susuz yürütülürken aniden eşinin imgesiyle karşılaştığı an eserin kalbi bana göre... Bundan sonra yazar daima yaptığı içsel yolculuklarında seviye atlayacak, sevginin fiziksel bir varlık olarak sevilenin çok ötesine gittiğini, en derin anlamını iç benlikte bulduğunu anlayarak muhatabının gerçekte var olup olmadığının, yaşayıp yaşamadığının önemini yitirdiği kavşağı kavrayacaktır (s. 51). Frankl ölümle burun buruna kalarak acıyı en üst noktadan duyduğu o kritik zamanlarda bile artık, imgesiyle konuşacak, göz göze gelecek, ona dokunacaktır. Böylece odaklanarak hissetmek ve yaşamak bütün zulümleri alt üst edecek ölçüde güçlenecektir ve bu kabiliyet esaret hayatı bittiğinde logoterapinin kurucusu olacaktır. Logoterapiye göre hayatın anlamı üç şekilde kavranabilir; 1) üretimde bulunarak veya bir iş yaparak, 2) bir insanın derinliklerine inip onu sevme tecrübesi kazanarak, 3) çekilen ıstırap karşısında hayatın, ıstıraba rağmen mümkün olduğunu kavrayarak yani kişisel bir trajediyi bir zafere, kötü bir vaziyeti bir kazanıma dönüştürmeye dair insana özgü potansiyele tanıklık ederek (s. 116-118).