Ursula'nın Türkiye hezeyanı

Siyasette kelimeler, bazen gerçekleri örtmek için bazen de gizli ajandaları ifşa etmek için seçilir. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı tehdit parantezine alma gayreti, basit bir dil sürçmesi ya da koordinasyon hatası olarak geçiştirilemez.

Deneyimli bir devlet adamı ya da bürokrat, gerçeklerle bu denli çelişen bir cümle kuruyorsa, orada stratejik körlük değil, ajanda dayatması vardır.

Ancak Avrupa'nın müesses nizamı tarafından onaylanmış bu kasıtlı bir itibar suikastlığı girişimi, Türkiye'den çok Avrupa'nın içine düştüğü entelektüel ve stratejik sefaleti deşifre ediyor.

Avrupa Birliği bugün tarihinin en derin varoluş krizini yaşıyor. Ekonomik model tıkandı; Alman sanayii güç kaybediyor, Fransız siyaseti parçalanıyor, İtalya borç sarmalından çıkamıyor. Askerî özerklik hâlâ bir hayal; NATO şemsiyesi olmadan Avrupa'nın tek başına güvenlik üretme kapasitesi yok denecek kadar kısıtlı. Yazılı bir Avrupa anayasası yok, ortak bir dış politika refleksi yok, ekonomik dayanışma mekanizması fiilen işlemiyor.

Elinde kalan tek birleştirici argüman; kültürel kimlik. Ve kültürel kimliği en hızlı pekiştiren şey, ortak bir öteki oluşturmaktır.

Ursula von der Leyen, Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı kefeye koyarak Avrupalı seçmene son derece net bir mesaj fısıldıyor: "Bizden olmayan herkes, tehdittir." Bu, EPP'nin (Avrupa Halk Partisi'nin) aşırı sağın tırmanışı karşısında merkezi tutma refleksidir. Popülist sağın söylemini çalmak, ama kurumsal meşruiyet kılığıyla giymek. Türkiye bu denklemde bir dış politika meselesi değil; Avrupa'nın iç kimlik savaşında kullanılan bir araçtır. NATO müttefiki, göç krizinin fiilî yöneticisi, enerji güvenliğinin kilit halkası olan Türkiye, Brüksel'in ideolojik ihtiyaçları için tehdit algısına dönüştürülüyor.

Bu, merkez sağın koltuğunu korumak için attığı tehlikeli bir popülizm zokasıdır! Ve bu zokanın asıl kurbanı ne Türkiye, ne de Avrupa kamuoyudur; asıl kurban, Avrupa'nın kendi rasyonalitesidir!..

Türkiye'nin son beş yılda Orta Doğu'da, Doğu Akdeniz'de ve Afrika'da kurduğu etki ağı, bölgesel dengeyi köklü biçimde dönüştürdü. Ankara artık talimat alan değil, şekillendiren taraf. Suriye'den Libya'ya, Somali'den Azerbaycan'a uzanan bu etki alanı, mevcut bölgesel statükoyu tehdit eden tek gerçek oyun kurucu olarak Türkiye'yi öne çıkarıyor.

Von der Leyen'in ideolojik kökleri ve kurumsal bağlılıkları, İsrail'in bölgedeki çıkarlarıyla bire bir örtüşüyor. Türkiye'nin Gazze'ye bakışı, Filistin meselesindeki tutumu ve İsrail politikasına yönelik açık eleştirileri, Batı'nın uyumlu müttefik beklentisinin çok dışında. Bu tutum Brüksel'i değil, Brüksel üzerinde yapısal nüfuz sahibi olan aktörleri rahatsız ediyor.

Türkiye'yi tehdit olarak etiketlemek, bu çerçeveden okunduğunda bambaşka bir anlam kazanıyor...

Ankara'nın yükselen bölgesel ağırlığını Avrupa kamuoyunun gözünde meşruiyetten yoksun bırakma;

Türk etkisini çevreleyen güçlere Avrupa'yı diplomatik kalkan olarak sunma;

Ve Türkiye'nin Orta Doğu'da kurduğu dengeleri istikrarsızlaştırıcı ilan ederek bu dengeleri bozmak için zemin hazırlama operasyonu. Brüksel burada dış politika üretmiyor; başkalarının çıkarı adına, tabiri caizse âdeta jeopolitik mühendislik yapıyor.

Avrupa şu sıralar Avrupa Savunma Birliği başlığı altında tarihinin en büyük güvenlik bütçelerini hazırlıyor. Trilyonluk ihaleler, yeni silah sistemleri, yeniden yapılanan ordu konseptleri gündemin merkezinde.

Tüm bu harcamayı meşru kılmak için önemli bir şeye ihtiyaç var!..

Sürekli beslenen, kalıcı bir tehdit algısı...

Rusya ve Çin olağan şüpheli rolünü zaten dolduruyor. Ama yetmiyor. Çünkü Türkiye'nin insansız hava araçlarından deniz sistemlerine, ihracat ağından yerli üretim kapasitesine varan savunma sanayiindeki atılımı, Avrupa'nın konsolide etmek istediği silah pazarına rakip çıkarıyor.

Türkiye artık sadece müşteri değil, üretici ve ihracatçı. Bu model, Avrupa savunma şirketlerinin ve dolayısıyla bu şirketlerle organik bağı olan Brüksel lobisinin işine gelmiyor.