Terörsüz Türkiye'nin hukuki mimarisi

Türkiye, devlet aklının ve siyasi iradenin büyük bir kararlılıkla yürüttüğü, tarihî bir sürecin içinden geçmektedir.

Ankara'da Meclis'in süregelen yoğun mesaisi ve atılan hukuki adımların merkezinde, Türkiye'nin terör prangasından ebediyen kurtulmasını sağlayacak stratejik bir vizyon yer alıyor.

Bu süreç, yalnızca güncel bir siyasi tartışma değil; Türkiye'nin ikinci asrında güvenlik, hukuk ve toplumsal istikrarı birlikte inşa edecek devlet iradesinin en somut tezahürüdür.

Bu yolda yürütülen çalışmaları, münfesih terör örgütü PKK'nın varlığının tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal huzurun kalıcı hâle getirilmesi ekseninde değerlendirmek gerekiyor.

Bölgedeki vatandaşlarımız, terörün gölgesinden uzak, huzurlu bir geleceğe dair on yıllar sonra ilk kez bu denli güçlü ve somut bir umut taşıyor. Toplumsal vicdan, devletimizin bu kapsayıcı ve kararlı yaklaşımını bir huzur ve terörden kurtuluş vesilesi olarak görmekte.

Kavramları doğru yerli yerine oturtmadan bu süreci sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir. Son günlerde kamuoyunda en sık dile getirilen iddia, üzerinde çalışılan düzenlemenin bir "genel af" olduğu yönündedir. Oysa bu değerlendirme, hem hukuki gerçeklikle hem de devletimizin yürüttüğü güvenlik stratejisiyle bağdaşmamaktadır.

Öncelikle altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki, konuşulan düzenleme kesinlikle bir genel af değildir. Bunu bu şekilde sunmak, devletimizin terörle mücadelede geldiği aşamayı ve bu aşamanın hukuki gerekliliklerini doğru okuyamamaktır.

Devletimizin hedefi son derece nettir: Kamu vicdanını zedelemeden, aziz şehitlerimizin emanetleri olan ailelerin ve kahraman gazilerimizin hassasiyetlerini en üst seviyede gözeterek, hukuk devleti ilkesinden en küçük bir taviz vermeden terör belasını Türkiye'nin gündeminden kalıcı olarak çıkarmaktır.

Bu nedenle hazırlanan hukuki çerçeve, klasik anlamda bir af düzenlemesi değil; devletin güvenlik stratejisini tamamlayan özel bir hukuk mekanizmasıdır. Başka bir ifadeyle mesele ceza hukukunun genel yapısını değiştirmek değil, güvenlik alanında elde edilen stratejik sonucun hukukla tahkim edilmesidir.

Resmî kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, üzerinde çalışılan hukuki çerçeve üç temel karakter üzerine inşa ediliyor.

Birincisi, amaca özgü olması. Düzenleme yalnızca münfesih terör örgütünün silahlı varlığının tamamen ve geri döndürülemez şekilde sona erdirilmesi amacına hizmet etmektedir. Bunun dışında herhangi bir siyasi pazarlığın, farklı suç tiplerinin ya da başka adli hesapların bu çerçevenin içine dâhil edilmesi söz konusu değildir.

İkincisi, müstakil olmasıdır. Burada ceza infaz sistemini kökten değiştiren kalıcı bir reformdan bahsedilmemektedir. Türk ceza hukukunun temel ilkeleri korunmaktadır. Düzenleme; olağanüstü nitelikteki bu güvenlik sürecini yönetmek üzere hazırlanmış, kapsamı sınırları açık biçimde belirlenmiş teknik ve özel bir hukuk mekanizmasıdır.

Bu çerçevede "Terörsüz Türkiye" vizyonunu yalnızca bir güvenlik politikası olarak değerlendirmek eksik bir okuma olacaktır. Esasen bu vizyon; devletin bekasını, iç cephenin tahkimini, hukukun üstünlüğünü, demokratik katılımı, toplumsal dayanışmayı ve ekonomik kalkınmayı birlikte ele alan kapsamlı bir devlet politikasıdır. Nihai hedef, sadece silahların susması değil; toplumsal bütünlüğün güçlenmesi, millî dayanışmanın pekişmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ikinci asrını daha güçlü bir stratejik zemine oturtacak kalıcı bir huzur ikliminin tesis edilmesidir.

Üçüncüsü ise geçici olmasıdır. Devlet yeni ve sürekli işleyecek paralel bir hukuk düzeni kurmamaktadır. Yönetilen şey, belirli bir güvenlik sürecidir. Süreç tamamlanıp münfesih terör örgütünün silahlı varlığı tamamen ortadan kalktığında, bu mekanizma da görevini tamamlayacak ve kendiliğinden hukuki işlevini yitirecektir.

Dolayısıyla tartışmayı "af var mı, yok mu" gibi slogan düzeyindeki bir zemine sıkıştırmak, meselenin özünü perdelemektedir. Asıl tartışılması gereken husus, devletin güvenlik alanında elde ettiği üstünlüğü hukuk zemininde nasıl kalıcı hâle getireceğidir. Bugün yürütülen çalışma tam da bu stratejik ihtiyacın ürünüdür. Hukuk, bu süreçte güvenlik siyasetinin alternatifi değil; onu kalıcı sonuca ulaştıran tamamlayıcı unsur olarak devreye girmektedir.

Sürecin bütünü içinde yapılacak düzenlemeler, geniş bir siyasi uzlaşmayla