Tarihin akışı içinde hiçbir hadise, yalnızca görünen kabuktan ibaret değildir. Hele söz konusu olan, aynı kökten beslenen, aynı tarihî hafızayı ve medeniyet iklimini paylaşan Türkiye ile Azerbaycan ise... İki kardeş coğrafya arasında belirmeye başlayan en küçük çatlağı dahi günlük siyasetin dar penceresinden okumak, meseleyi gelip geçici polemiklere hapsetmek olur. Oysa böylesi zamanlarda ihtiyaç duyulan, görünenin ardındaki hesabı okuyabilen bir tarih şuurudur. Zira bazı tartışmalar, yalnızca bugünü değil, ortak geçmişimizi ve müşterek geleceğimizi de ilgilendirir.
Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan'daki okullarda kılık-kıyafet düzenlemeleriyle patlak veren, ardından Ankara ile Bakü arasında karşılıklı siyasi açıklamalara ve sosyal medyada tehlikeli bir kutuplaşmaya dönüşen okullarda başörtüsü meselesi; sığ zihinlerce yalnızca idari bir karar yahut alelade bir başörtü karşıtlığı olarak okundu. Oysa hakikat, bu kadar dar bir paranteze hapsedilemeyecek kadar derin ve tarihsel mesuliyetlerle dolu. Bu gelişme bize yalnızca bir mevzuat düzenlemesini değil; medeniyet şuurumuzu, dinî hürriyetlerin sınırını, devlet aklını ve en önemlisi her türlü fırtınanın üstünde tutulması gereken sarsılmaz kardeşlik hukukumuzu yeniden hatırlatmakta.
Bir milleti ayakta tutan yegâne harç, onun mimari eserlerinden ziyade manevi direkleri, inanç dokusu ve ruh mimarisidir. Türk-İslam medeniyetinde insan, Yaratan'ıyla ve vicdanıyla kurduğu bağ nispetinde hürdür.
Başörtüsü de bu manada alelade bir kumaş parçası değil insanın inancıyla kurduğu mukaddes bağın, şahsi tercihinin ve asırlık kimliğinin tabii bir tecellisidir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, Malazgirt'ten Sivas'a, Tebriz'den Şuşa'ya ve İstanbul'a uzanan o büyük Türk coğrafyasında devlet, tebaasının inancını muhafaza ettiği müddetçe "Devlet-i Ebed-Müddet" vasfını kazanmıştır. Bir gencin en temel hakkı olan tahsil imkânını yahut bir öğretmenin meslek izzetini kıyafetine bakarak sınırlamak, bir inanç tezahürünü radikalleşme tehdidi gibi sunmak ne kadar hatalı bir idrakin mahsulü ise; dinî hassasiyetleri siyasi bir manivela yahut tahrik unsuru kılmaya kalkışmak da o nispette marazidir.
İnanç özgürlüğünü en güçlü şekilde savunmak ile kamu düzenini muhafaza etmek arasında bir çelişki yoktur. Zira medeniyetimiz, ne inancı ezen bir taassuba ne de vicdanları hapseden kaba bir şekilciliğe prim vermiştir.
Laiklik, egemenlik ve hukukun hakemliği
Azerbaycan'ın laik ve hukuki devlet yapısının hassasiyetleri ile egemenlik hakları bu tartışmanın dışında tutulamaz. Ancak hakiki laiklik ve devlet aklı; dinî hayatı toplumun hafızasından silmek değil, bilakis devletin farklı vicdanlar karşısında adil ve kucaklayıcı bir nizam kurabilmesidir. Eğitim kurumlarının elbette ortak kuralları olabilir. Ne var ki bu kuralların uygulanış biçimi, evlatlarımızın eğitim hakkı, din ve vicdan hürriyeti ve toplumun manevi dokusu bakımından doğurabileceği sonuçlarla birlikte değerlendirilmelidir.
Mesele sloganların sertliğiyle değil; hukukun, ferasetin ve köklü devlet aklının rehberliğinde çözülmelidir. İki kardeş ülkenin diline sirayet eden sertlik, çözüme katkı sunmadığı gibi tehlikeli kırılmalara zemin hazırlamaktadır.
İşte bu kafa karışıklığının ortasında, amasız ve fakatsız bir hakikatin altını çizmek tarihî bir mecburiyettir... Gündem ne olursa olsun, hangi idari yahut siyasi tartışma yaşanırsa yaşansın; Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ezelî ve ebedî kardeşliğin önüne hiçbir şey geçemez, geçmemelidir!
Zira kardeşlik; yalnızca Karabağ Zaferi gibi ortak sevinç günlerinde omuz omuza durmak değil, görüş ayrılıklarının yaşandığı anlarda da nefsani çıkarları ve fevri dilleri kenara bırakıp ortak geleceğin hukukunu koruyabilmektir.
Ankara ile Bakü arasındaki bağ, dönemsel hükûmetlerin evrakı arasında boğulmayacak kadar mukaddestir. Bu bağın arkasında Çanakkale'de koyun koyuna yatan Anadolu ve Azerbaycan evlatlarının kanı, Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusunun manevi mirası ve Karabağ'da yazılan destansı kenetlenme vardır. "Tek millet, iki devlet"

20