Dünya yeniden sert bir döneme girdi. Soğuk Savaş sonrasında kısa süreliğine unutulduğu sanılan büyük güçlerin rekabeti, bugün çok daha keskin bir biçimde geri dönmüş durumda. Uluslararası ilişkiler literatürünün önemli isimlerinden John Mearsheimer yıllardır devletlerin ideallerle değil güç dengeleriyle hareket ettiğini anlatıyordu. Bugün Orta Doğu'da yaşananlar, bu teorinin artık akademik bir tartışma olmaktan çıkıp sahada karşılık bulan bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor.
Füzelerin gölgesinde konuşulan bu yeni çağda mesele yalnızca askerî kapasite değil. Asıl mücadele enerji hatlarında, ticaret koridorlarında ve küresel lojistiğin damarlarında veriliyor. Çünkü modern dünyanın geleceği, artık bir limanın güvenliğiyle, bir boğazın açık kalmasıyla ya da bir enerji hattının kesintisiz işlemesiyle belirleniyor.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı bir deniz geçidi gibi görünen bu dar su yolu, aslında küresel enerji ticaretinin kalbidir. Dünya petrolünün ve LNG'nin önemli bir bölümü bu koridordan geçiyor. Bu yüzden Tahran'ın vereceği her stratejik karar yalnızca bölgesel bir hamle değil, aynı zamanda küresel ekonominin nabzını da etkileyen bir gelişme anlamına geliyor.
Roma'dan Tokyo'ya kadar enerji piyasalarını izleyen herkes aynı soruyu soruyor: İran karşılığını askerî hedeflere mi yöneltecek, yoksa Hürmüz'ü stratejik bir baskı aracına mı dönüştürecek Çünkü tarihin defalarca gösterdiği bir gerçek var; bir boğazın güvenliği, dünya ekonomisinin istikrarıyla eş anlamlıdır.
Bu noktada ülkeleri birbirinden ayıran keskin bir çizgi var. Bazıları fırtınanın geçmesini bekleyen pasif izleyiciler, bazıları ise kaosu yönetmeye çalışan mimarlardır. Ancak Türkiye'yi ikinci kategoriye yerleştirirken şunu netleştirmeliyiz: Ankara'nın bu aktif duruşu bir tercih değil, tarihsel ve coğrafi bir zorunluluğun neticesidir.
Yıllardır Suriye'den Kuzey Irak'a, İran hattından Ege'ye kadar âdeta bir istikrarsızlık kuşatması altında yaşayan Türkiye, bu zorlu coğrafyada hayatta kalmanın bedelini her an tetikte bekleyerek ödedi. Bizim stratejik hazırlığımız, başkaları üzerinde hegemonya kurma arzusundan değil; onlarca yıldır terörle, sınır ihlalleriyle ve vekâlet savaşlarıyla sınanmış bir devlet aklının beka refleksinden doğmuştur.
Yani Türkiye bugün bir düzen kurucu olarak öne çıkıyorsa, bu; ateşin içinden gelmenin verdiği o eşsiz tecrübenin sonucudur. Türkiye, sadece kendi çıkarlarını kollayan bir aktör değil; dört bir yanındaki bu ateş çemberini güvenli ve müreffeh bir barış koridoruna dönüştürmeye çalışan, coğrafyanın yükünü omuzlamış sağduyulu bir güçtür.
Bu perspektifle bakıldığında, Türkiye'nin herkesle konuşabilen yapısı bir siyasi kurnazlık değil, bölgesel felaketleri önleme kapasitesidir. Yeni normalin öngörülemezlik olduğu bu yeni küresel sistemde; Trump'tan Merz'e, Selman'dan Macron'a uzanan o geniş diyalog zemini, Türkiye Yüzyılı'nın sadece fotoğrafı değil, aynı zamanda küresel barış için kurduğu köprüdür. Güç dengelerini yönetmek, sadece kendi masanı korumak değil; masanın devrilmesini engelleyerek bölgeyi topyekûn bir kaostan sakınmaktır.

17