Tarih, kimileri için tozlu belgelerin sessiz tanıklığı olsa da, bazı müstesna şahsiyetler için nefes alan, terbiye eden ve istikbali mayalayan canlı bir organizmadır. Türk tarihçiliğinin ve entelektüel dünyamızın ufkunda asılı duran o devasa kandil, İlber Ortaylı, artık bu dünyadaki nöbetini tamamlayarak zamanın ötesine, asıl kaynağına rücû etmiştir. Onun gidişi, sadece bir âlimin kaybı değil; koca bir imparatorluk hafızasının, bir medeniyet vakarının ve bin yıllık bir kültür atlasının yaşayan en gür sesinin ebedî bir sükûta bürünmesidir.
O, sadece kitapların arasından konuşan bir âlim değil, bizzat mazinin sesini tarihin içinden süzerek bugüne fısıldayan bir gönül insanıydı… Entelektüel bir kalenin son temsilcisi olarak, bize geçmişin sadece bir masal değil, bugünümüzü kuran bir kimlik olduğunu her fırsatta hatırlattı. Onun gidişiyle, imparatorluk bakiyesi bir zarafetin ve her geçen gün sığlaşan dünyamıza inat yükselen o entelektüel kalenin surlarında telafisi imkânsız bir gedik açılmıştır.
Onun için tarih, tozlu bir müze rafı veya bitmiş bir hikâye değil; her an nefes alan, bizi terbiye eden ve istikbâlimizi kuran canlı bir muallimdi. Cahillik karşısındaki o meşhur ve haklı öfkesi, aslında bir şahsın yetersizliğine değil, koca bir mirasın hoyratça harcanmasına duyduğu estetik isyandı. O, bir milletin kendi öz değerlerine, diline ve mirasına yabancı kalmasını bir vatan kaybı ile eş değer gören, ömrünü bu yabancılaşmayı kırmaya adamış bir kültür muhafızıydı.
İlber Hoca için Anadolu, haritalarla sınırları çizilmiş kuru bir coğrafya değil; bin yıllık çilelerin, zaferlerin ve aşkların süzülerek yoğurduğu muazzam bir insanlık terkibiydi. Onun cümlelerinde tarih; soğuk bir kronoloji olmaktan çıkar, âdeta canlanıp o odanın içinde bizimle dolaşmaya başlardı. Kudüs'ün zeytinliklerindeki o kadim hüznü, Balkanların sisli dağlarında yankılanan bitmek bilmeyen o Rumeli hasretini ve İstanbul'un her türlü hoyratlığa rağmen zerrece bozulmayan o vakur, o asude duruşunu onun sesinde iliklerimize kadar hissederdik.
O anlatmaya başladığında, Galata Kulesi asırlık sessizliğini bozar gibi uyanır, Topkapı Sarayı'nın avlularında ansızın bir yeniçeri adımı çınlar, yıllar öncesinden kalma bir mektubun mürekkebi yeniden can bulur. Onun dili, sadece doğru Türkçe değildi; bin yıllık bir kültürün, geçmişin ve bugünün ortak diliydi. Dinleyen herkes, kelimelerle birlikte o mirası da hissederdi.
Sanki o, geçmişle gelecek arasına kurulmuş, üzerinden koca bir medeniyetin geçtiği sarsılmaz bir köprüydü. Yıkılan duvarların ardındaki o asil ruhu sezen, unutulmuş bir mezar taşındaki sülüs yazıdan koca bir devrin karakterini okuyan bir mana sarrafı idi. Onda, bir imparatorluk aristokratının o rafine ve seçkin zarafeti ile bir hakikat yolcusunun, bir dervişin o, dur durak bilmeyen aşkı aynı potada erirdi.
Tarihi bir salon eğlencesi olmaktan çıkarıp, bu milletin yeniden kendi yüzüne bakmasını sağlayan bir ayna hâline getirdi. Onun şahsında; eski İstanbul'un o derin, sessiz ve asil ruhu, modern dünyanın hızıyla çarpışmadan yeniden hayat buldu. O, bizlere geçmişin sadece bir miras değil, her an kuşanılması gereken bir

21