Hürmüz dumanında Batı Şeria tasfiyesi
Hürmüz'deki füze düellosu dünyayı oyalarken, İsrail Batı Şeria'da sessizce bir halkı silmiyor mu?
Yazar, uluslararası dikkatın İran krizine kilitlenmesinin, İsrail'in Batı Şeria'daki sistemli mülksüzleştirme ve asimilasyon operasyonunu örtbas ettiğini iddia ediyor. Bu gözardılıktan çıkışın, Türkiye'nin Ankara'da düzenledeki barış masa girişiminde yattığını savunuyor. Peki, bu diplomasi çabaları küresel güç dinamikleri karşısında gerçekçi bir çözüm yolu açabiliyor mu?
Bazen en büyük trajediler, en büyük gürültülerin arkasına saklanır. Sahneye öyle büyük bir yangın kurulur ki, arka planda olan biten görünmez olur.
Bugün tam olarak böyle bir tasarlanmış körlük yaşıyoruz.
Dünyanın gözü Hürmüz Boğazı'nda; düşürülen İHA'lar, füze izleri ve petrol fiyatları konuşulurken, kimse Batı Şeria'ya bakmıyor. Bir halk, bir coğrafya, bir hafıza yavaş yavaş yeryüzünden siliniyor... Filistin'in ölümü, bu kez bombaların ihtişamıyla değil, sessizliğin suç ortaklığıyla gerçekleşiyor.
28 Şubat 2026'da dünya İran'a yönelik saldırıların şokuyla sarsılırken, İsrail ordusu Ramallah'ın kuzeyinde, Deir Jarir ile Silwad arasına demir bir kapı kurdu.
Sadece bir kapı mı Hayır... O kapı, aslında koca bir coğrafyanın üzerine indirildi. İnsanların sadece bugününe değil, geleceğine kilit vurdu...
Ambulanslar o kapıda durdu, çocuklar o kapının ardında okulsuz kaldı, çiftçiler kendi toprağına bakarken mülteciye dönüştü.
Küresel dikkat gökyüzündeki füze düellolarına kilitlenmişken; katil İsrail, bu küresel dikkat dağınıklığını tarihin en sinsi mülksüzleştirme operasyonu için kaldıraç olarak kullanıyor. Aslında bu süreç, perde arkasında yürütülen sessiz bir gasbın; asimile edilen bir halkın, parçalanan bir coğrafyanın ve parsel parsel yutulan toprakların çatırtısını örtmek için kurgulanmış devasa bir stratejik perdedir...
İstatistik değil, sistematik bir kırım!
Rakamlar hakikatin tamamını anlatmasa da gidişatı özetliyor... İran savaşının başladığı ilk 17 günde Batı Şeria'da kayıtlara geçen 170 ayrı yerleşimci saldırısı, bir asayiş sorunu değildir. 116 farklı köyün ateşe verilmesi, insanların dövülmesi, mülklerin yağmalanması münferit bir öfke patlaması da değildir.
Burada asıl dikkat çekici olan, şiddetin yaygınlığından çok zamanlaması ve yoğunlaşma biçimidir. 2026'nın ilk iki ayında yerinden edilen Filistinli sayısının, 2025 yılının tamamına yaklaşması, sahadaki dönüşümün kanıtıdır. Dış dünyanın gözü başka cephelere çevrilmişken, sahada sürekli bir boşaltma dinamiği işlemektedir.
64 yıllık sessizliğin bozulması: İdam Yasası
Asıl kırılma noktası, 30 Mart 2026'da İsrail Meclisi Knesset'in çatısı altında yaşandı.
O gün havaya kalkan sicili bozuk 62 el, aslında Orta Doğu'nun kalbine bir idam fermanı olarak kalktı. 30 Mart 2026'da yasallaşan bu infaz düzenlemesi hukuk kılıfına uydurulmuş bir soykırım beyannamesidir. Katil İsrail, o kanlı ipi en son 1962'de bir Nazi celladı olan Adolf Eichmann için yağlamıştı; bugün ise aynı urganı, toprağını savunan mazlum Filistinlilerin boynuna doluyor.
Üstelik ne bir sığınacak adalet kapısı kalmış ne de bir vicdan feryadı!..
90 gün içinde infaz emriyle, aslında bir halkın canına değil, topyekûn insanlık mirasının tabutuna son çiviyi çakıyorlar...
İsrail, bu hamlesiyle Filistin halkını bir muhatap ya da sanık olarak görmekten vazgeçmiş; onu yeryüzünden temizlenecek bir fazlalık hükmüne bağlamıştır.
Katil devletin kurduğu hukuksuz darağaçları ve ellerinde gezdirdikleri o yağlı urganlarla, yalnızca mazlum Filistin halkının nefesini kesmiyorlar. Onlar, bu haysiyet cellatlığıyla aslında İslâm âleminin asırlık namusunu, mukaddesatını ve dahi insanlığın son kalesi olan vicdanı hedef alıyorlar... Bu musibet, sadece bir avuç toprağın elden çıkması feryadı değildir; bu, topyekûn bir medeniyetin izzet-i nefsinin ve insan kalbinin hazin sükûtudur.

17