Orta Doğu'da gerilim yükselirken İran-ABD-İsrail hattında yaşananlar yalnızca askerî bir çatışmadan ibaret değil. Sınırlarımızın hemen ötesinde patlayan bombalar kadar tehlikeli bir başka saldırı daha var: Dijital mecraların karanlık ağlarından yayılan dezenformasyon dalgaları...
Bugün savaş artık modern çatışmaların en kritik cephesi toplumların zihinlerinde açılıyor. Bu cephenin mühimmatları ise manipüle edilmiş bilgiler, yapay zekâ ile üretilen görüntüler ve senkronize algı operasyonlarıdır. Son günlerde sosyal medyada dolaşıma sokulan "Türkiye İran'a karşı savaşa hazırlanıyor" veya "Ankara gizli bir işgal stratejisi yürütüyor" gibi iddiaları sıradan birer söylenti sanmayın. Bunlar, Türkiye'yi hedef alan hibrit savaşın dijital cephaneleridir. Algı operasyonlarına karşı en büyük kalkanımız, dezenformasyona karşı uyanık kalmaktır.
Bu içeriklerin dikkatle incelenmesi bile bir gerçeği ortaya koyuyor: Aynı anda yüzlerce hesap tarafından yayılan benzer ifadeler, koordineli hashtag kampanyaları ve algoritmalar üzerinden trend hâline getirilen başlıklar… Bunların kendiliğinden oluştuğunu düşünmek safdillik olur. Karşımızda sivil görünümlü ama milis disipliniyle hareket eden bir dijital operasyon ağı vardır.
Tam da bu nedenle Türkiye'de son dönemde geleneksel medyaya yönelen saldırıların tesadüf olmadığını görmek gerekir.
Televizyon kanallarını, gazeteleri ve sahada çalışan muhabirleri hedef alan bu saldırılar basit bir medya eleştirisi değildir. Bu, bilinçli bir itibarsızlaştırma operasyonudur. Çünkü geleneksel medya hâlâ editoryal süzgeci olan, kurumsal sorumluluk taşıyan ve hukuki muhatabı bulunan bir alandır.
Bir televizyon/gazete haberi yayımlandığında arkasında bir kurum, bir editör ve bir sorumluluk zinciri vardır. Oysa sosyal medya çoğu zaman bunun tam tersidir. Anonim hesapların, kaynağı belirsiz görüntülerin ve doğrulanmamış iddiaların birkaç dakika içinde milyonlara ulaştığı kontrolsüz bir alan… İşte dijital milislerin en büyük rahatsızlığı da tam olarak budur. Çünkü doğrulanmış bilgi yayıldığında, onların ürettiği gürültü etkisini kaybeder.
Bugün sahada çalışan gazetecilere yönelen organize linç kampanyalarının nedeni de budur. Özellikle kriz bölgelerinde görev yapan muhabirler, dezenformasyonun önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle örneğin Fulya Öztürk gibi savaş bölgelerinde, afet alanlarında ve en zor şartlarda yayın yapan gazetecilerin hedef alınması tesadüf değildir. Klavye başındaki anonim hesapların ürettiği gürültü ile sahada canı pahasına haber aktaran gazeteciliği aynı kefeye koymaya çalışanlar, aslında gerçeğin kendisini hedef alıyor. Çünkü hakikatin mikrofonu açıldığında, dijital milislerin kurduğu sis perdesi çöker; geriye yalnızca örgütlü yalanın enkazı kalır.
Bu yapılar, sanıldığı gibi dağınık ve bağımsız kullanıcı grupları değildir; aksine, merkezî bir komuta-kontrol hiyerarşisine sahip, eş zamanlı komut alan ve belirli stratejik hedeflere hizmet eden bir etki ağıdır. Bu dijital operasyon aygıtı; yapay kamuoyu oluşturma yöntemlerini kullanarak toplu hashtag manipülasyonları gerçekleştirmekte, dezenformasyon içeriklerini senkronize veri paketleri hâlinde dolaşıma sokmaktadır. Karşımızda, dijital ekosistemi birer hibrit savaş sahasına dönüştüren ve veri akışını sabote eden kurumsal bir dezenformasyon endüstrisi bulunmaktadır.
Bugün İran-İsrail gerilimi üzerinden Türkiye ile Azerbaycan arasındaki "Tek Millet, İki Devlet" iradesine gölge düşürmeye çalışan söylemler, bu dijital milis ağlarının en zehirli çıktısıdır. Hatırlayalım; henüz birkaç ay önce Azerbaycan kamuoyunda Türkiye aleyhine dolaşıma sokulan kirli senaryoların, bugün tam tersi bir istikamette Türkiye'de servis edilmesi bir tesadüf değildir!..
Bu bir çapraz dezenformasyon stratejisidir. Geçtiğimiz aylarda Bakü sokaklarında ekilmeye çalışılan nifak tohumları, bugün Ankara hattında Türkiye çatışmanın parçası yapılıyor

20