Ateş hattından masaya: 12 ülkeden ortak bildiri

İdrak ettiğimiz 2026 Ramazan Bayramı, Orta Doğu tarihine sadece bir bayram sükûnetiyle değil; balistik gölgelerin, kırılgan ittifakların ve hızla değişen güç dengelerinin damgasını vurduğu bir dönem olarak geçti. Bölge semaları yabancı ellerin gerdiği bir güvenlik kuşağına teslim edilmişken, Ankara bu kez sadece bir gözlemci değil, tarihî bir emanetin varisi ve saha kurucusu olarak doğrudan bir fiziki irade koydu. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emîrlikleri hattındaki diplomatik trafiği, klasik bir ziyaret zinciri değil; radarların gölgesinde, âdeta basiret ve ferasetle yazılan bir Bölgesel Güvenlik Manifestosu niteliğindeydi.

Türk heyetini taşıyan uçağın Doha'dan Abu Dabi'ye geçiş rotası bölgedeki tüm hava savunma sistemlerinin (S-400, Patriot, Demir Kubbe) vur emriyle tetikte olduğu, jetlerin it dalaşına girdiği bir atmosferde; Türk uçağının alışılmış sivil rotayı terk ederek kara üzerinden, alçak irtifadan süzülmesi ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünse de aslında jeopolitik bir mesajdır. Bu cesaret, gözü kapalı bir risk alış değil sahadaki tüm tehditleri, radar menzillerini ve aktörlerin niyetlerini en ince ayrıntısına kadar süzen bir devlet aklının öz güvenidir. Ankara o gün, sadece radarların altından süzülmemiş; bölgedeki tüm baskılara ve çatışma senaryolarına rağmen masayı kurma iradesini, ateş hattının tam kalbinden geçerek göstermiştir.

Ateş hattından masaya: 12 ülkeden ortak bildiri

Hakan Fidan'ın bu riskli yolculuğunun meyvesi, 12 ülkenin (Türkiye, Azerbaycan, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Mısır, Ürdün, Lübnan, Bahreyn, Pakistan, Kuveyt) altına imza attığı tarihî bildiri oldu. Bu metin, bölgenin son 100 yıllık güvenlik ithal etme bağımlılığını bitiren şu kritik sütunlar üzerine inşa edildi:

Saldırganlığa karşı ortak cephe

Bildiri; Türkiye, Azerbaycan ve Körfez ülkelerini hedef alan balistik füze ve İHA saldırılarını meşru gösterilemez ilan ederek, bölge ülkelerinin BM Şartı'nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkını saklı tuttuğunu dünyaya duyurdu. Bu, bir kınamadan ziyade, gelecekteki olası bir kolektif cevabın hukuki zeminidir.

Ankara'nın 'İsrail şerhi' jeopolitik denge

Zirve İran gündemiyle toplanmış olsa da, Türkiye'nin masadaki ağırlığı bildirinin çehresini değiştirdi. Ankara'nın diplomatik ısrarıyla bildiriye, "İsrail'in yayılmacı politikaları ve Lübnan'a yönelik saldırganlığının krizin asıl tetikleyicisi olduğu" kaydı düşüldü. Bu şerh, bölge güvenliğinin tek taraflı bir Batı kurgusuna teslim edilmesini engelleyen, bölgeyi kendi dinamikleriyle savunan stratejik bir omurga vazifesi gördü.

Deniz jeopolitiği ve BM 2817 kararı

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep'teki lojistik kilitlenmeye karşı, BMGK'nın 2817 (2026) sayılı kararına tam uyum çağrısı yapıldı. Bu hamle, uluslararası deniz trafiğinin hiçbir aktörün keyfî vize sistemine bırakılmayacağının altını çizdi.

Normalleşmenin yeni şartları

Bildiri, Tahran ile kurulacak gelecek ilişkileri; egemenliğe saygı, iç işlerine karışmama ve askerî kapasitenin komşuları tehdit etmemesi şartlarına bağlayarak, bölgede istikrar karşılığı meşruiyet dönemini başlattı.

Zirvenin en dikkat çekici katılımcılarından biri de