Çocuk ve hayret makamı

Kitaplarla aranız nasıl İki kapak arası kitaplarla beraber, bakış, tefekkür okumaları...

İnsan, bakmayı bildiğinde kainat bir kitaba dönüşür.

Öyle alelade bir kitap da değil. Her sayfası yaşayan, her satırı nefes alan bir kitap. Sayfaları ağaç yapraklarıdır, rüzgâr çevirdikçe hışırdayarak konuşur. Dipnotları karıncalar taşır, küçük bedenleriyle büyük hakikatleri anlatır .

Cümle aralarında nice mevsim dolaşır, görünmeden dokunur, dokunmadan anlatır. Ve her satırda aynı hakikat yankılanır.

"Boşuna değildir hiç birşey , başıboş değildir bunca varolan ."

İnsan çoğu zaman bakar ama görmez. Görür ama duymaz. Duyar ama düşünmez. Oysa tefekkür dediğimiz şey, sadece gözle yapılan bir eylem değildir. Tefekkür, gördüğünü kalbinin derinliklerine indirmek, orada büyütmek, orada çoğaltmaktır. Bir manzarayı seyretmek başka, o manzaranın içindeki düzeni hissetmek bambaşkadır. İşte o fark, insanı sıradan bir bakıştan alır, hakikate açılan bir kapının eşiğine getirir.

Yaşamak fark etmektir.

Bir çocuğun elinden tutup onu bir çiçeğin başına götürdüğümüzde, aslında ona sadece bir bitkiyi göstermeyiz. Ona bir ölçüyü, bir dengeyi, bir sanatı gösteririz. O çiçeğin yapraklarında gizlenmiş simetriyi, kokusunda saklı inceliği, renginde parlayan estetiği fark ettirdiğimizde; çocuğun kalbine sadece bilgi değil, bir yön veririz. Çünkü çocuk, ilk hayretini nerede yaşarsa, kalbinin pusulası da oraya döner.

Ve hayret…

İmanın en saf, en katışıksız başlangıcıdır.

Düşünmek" Rabbin bizlere hatırlatmasıdır. Ve akletmek.

Küçücük bir karınca, kendi ağırlığının kat kat fazlasını taşırken şikâyet etmez. Bir kelebek, kanadına sığdırılmış renklerle en büyük ressamları mahcup eder. Aynı topraktan çıkan tohumlar; biri elma olur, biri nar, biri gül… Toprak aynı, su aynı, güneş aynı, sonuçlar bambaşka. Bu sadece bir biyoloji bilgisi değildir. Bu, sessiz ama sarsılmaz bir ilan gibidir.

"Yaratılan ne varsa ince ince hissetmek , hayretle bakmak ."

İşte tam burada insanın iç yolculuğu başlar.

Mikroskoba eğildiğimde gördüğüm o iğde yaprağı tüyleri beni benden almıştı üniversite yıllarımda.

Gözle görünmeyen o ince detaylar…

Detay arttıkça tesadüf azalır.

İncelik çoğaldıkça hayranlık derinleşir.

Ve bir an gelir, insan sadece inceleyen değil, hayran kalan olur. Çünkü bazı şeyler sadece akılla kavranmaz. Kalp de secdeye varmak ister. İnsan o noktada şunu hisseder.

"Ben bunu sadece görmek için değil, hayran kalmak için de buradayım."

İşte çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli miras tam da budur!

Hayret edebilen bir kalp.

Çünkü hayret eden insan kibirlenemez.

Hayret eden insan hoyrat olamaz.

Bir canlıya zarar vermez, çiçeğe basmaz . Bilir ki gördüğü her şey, bir sanat eseridir . Her canlı, bir hikmetin taşıyıcısıdır.

Doğaya birlikte bakmak, birlikte iman etmektir.

Bir ağacın gölgesine oturup "sonbaharda yapraklar neden dökülür " diye sormak, bir çocuğun kalbine bırakılan en derin sorudur. O soru zamanla büyür; meraka dönüşür. Merak, şükre kapı aralar. Şükür ise insanı teslimiyete götürür. Ve o teslimiyet, insanın içini dağılmaktan kurtarır.

Çünkü insan, gördükçe bağlanır.

Bağlandıkça huzur bulur.

Huzur buldukça dağılmaz.

Bugünün dünyasında çocuklar bilgiye çok hızlı ulaşıyor ama anlamı aynı hızla kaybediyor. Ekranlar gösteriyor ama hissettirmiyor. Oysa bir yaprağın ucundaki damlayı fark etmek, onlarca sayfalık içe alınmış bir bilgiden daha derin bir iz bırakır. Bilgi zihinde kalır, kullanıldıkça boy verir, hayret ise kalpte kök salar.