Cannes Film Festivali'nde jüri ödülünü, Marjane Satrapi'nin Persepolis'i aldı.
izgi romandan beyazperdeye aktarılan Persepolis ile üç yıl önce tanıştım. AKP iktidara yeni gelmişti.
Kült objesine dönüşen kitabı, bir İtalyan arkadaşım, şöyle bir ithafla bana yolladı: "Umarım bunları asla yaşamazsınız!"
ANNA FRANK GİBİKitap, İran Devrimi ile hayatı kayan Marjane Satrapi'nin serüvenini anlatıyor.
'69 doğumlu Marjane, şah devrildiğinde 9 yaşında bir kız.
İlerici-solcu bir aileden geliyor ve Fransız okulunda okuyor.
Aile çevresinde devrim hakkında başta "Dinciler, o kadar geri ki uzun zaman işbaşında kalamazlar" muhabbeti yapanlar var.
Sonrası malum... Evdeki hesap çarşıya uymuyor ve İslamcıların dizginleri ele almasıyla Marjane'ın yaşamı tuz buz oluyor.
Önce türbana sokuluşunu anlatıyor Marjane.
İranlıların yaşamına "türban" yavaş yavaş ve sinsice sızıyor.
Önce TV'de kadınlar örtünüyor. Ardından "örtünme şartı" okullara sıçrıyor. Kız-erkek sınıfları ayrılıyor. Ve Marjane'ın Fransız okulu kapatılıyor.
Marjane Satrapi böyle böyle seküler yaşam tarzını benimsemiş bir toplumun "teokratik istibdadın pençesinde" yok oluşunu anlatıyor.
Persepolis'in gücü, bunları siyasi analizlerle değil, küçük bir kızın gözleriyle aktarması. Tıpkı Anna Frank'ın Hatıra Defteri gibi.
Bazı sayfalarda gülmekten yere yatıyorsunuz. Humeyni İran'ını yazar mizahla dümdüz ediyor.
Romanın elden ele dolaşması yetmiyormuş gibi Persepolis'in Cannes'a ulaşması, mollaları delirtti.
Tahran, festivali İran'a karşı bir komplo içinde bulunmakla suçladı ve protesto etti. Bu, filme ilgiyi daha da artırdı.
Avrupa'da İslamın ve özellikle de "türbanın" tartışıldığı; tartışmanın geniş kesimlere mal olduğu bir ortamda böyle bir filmin Cannes'da ödüle layık görülmesi rastlantı değil.
Persepolis on yıl önce Avrupa kamuoyunda sıradan bir İran öyküsü olarak okunurdu. Bugün bir "Anna Frank Güncesi" ilgisi görüyor.
Farkı, 11 Eylül ve Avrupa'daki İslam göçü yarattı.
Kitabı bulduğu an bana, "Umarım, bunları yaşamazsınız!" şeklinde bir ithafla postalayan arkadaşımın aklına, on yıl önce böyle çılgın bir fikir düşmezdi. Bugün düşüyor.
Avrupa ile İslam arasında giderek yükselen duvarlardan mı, yoksa İslam dünyasının en laik ülkesinin bile AKP etkisinde günden güne İslamileşen yaşam tarzından mı Bilemiyorum.
BİZDE DE BİR SATRAPİ OLSAYDISon tahlilde bizim de bir "Marjane Satrapi"miz olsaydı, (baskıyla hakların teslim alınmasını anlatmaya) nereden başlardı...
Atatürk Havaalanı billboard'larının mayo çıplaklığına karşı getirilen türban reklamlarıyla mı Binali Yıldırım'ın eşini, tek başına ayrı masada yemek yerken görüntüleyen harem selamlık fotoğraflarıyla mı...
Türkiye'de Satrapi tarzı bir "çizgi romanfilm" yapılsa "seküler yaşamı" yavaş yavaş kuşatan hangi kareler bulunurdu Siz de düşünün.
***
Üstteki yazıyı 2007 Mayıs'ında yazmıştım. "Demokrasi Tramvayı" adlı kitabımın ilk sayfalarında yer alıyor. Bu hafta, henüz 56 yaşındayken erkenden yaşamdan kopan Marjane Satrapi'nin ölümüyle hatırladım.
İki milyondan fazla baskı yapan ve 25 dile çevrilen "Persepolis" yazarının hayatı küçük yaştan itibaren aslına bakarsanız ortasından defalarca yarılmış, bölünmüştü.
Satrapi henüz daha büyüme çağındayken şah devrinden molla rejimine geçişin savruluşunu yaşamış ve "iç sürgün"ü tatmıştı. ocuk yaşta, ülkesinde kendisine her dem ne giymesi, ne giymemesi; ne yemesi, ne yememesi; ne içmesi, ne içmemesi, ne olması ve olmaması, ne düşünmesi, düşünmemesi ve ne demesi, asla, zinhar ne dememesi tebliğ edilegelmişti.

13