Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın yıllık basın toplantıları her zaman büyük ilgi görüyor. Bu Türkiye'nin "ne dediğine" ilişkin yüksek ilgiye sahip yabancı basının katılımından da anlaşılıyor. Perşembe günü de öyleydi. Özellikle Yunan ve Çinli gazetecilere bıraksak, yerli matbuattan kimseye söz düşmezdi. (Benim oturduğum sırada Avrupalı gazeteciler vardı ve onlar haberlerini neredeyse Bakan'ın cümlesi bitmeden merkezlerine, hatta kamuoylarına yansıttılar.)
Hoş, belki de daha çok söz verilmeliydi. Belli olmaz, daha heyecanlı bilgiler öğrenilebilirdi. Çünkü Türk basınının soruları, cevapları daha önce yine Sayın Bakan tarafından defalarca verilmiş, İran, Suriye-YPG, biraz Ukrayna ve az da F35'lerin üzerine çıkmadı. (Hepsi değil tabii, gelicez.)
Oysa Dışişleri'nin organizasyonu pırıl pırıl, süre "istismar edilmeye müsait", hatta toplantı sonrası resepsiyonda bakan "sıkıştırılmaya" hazırdı…
Sayın Fidan'ı hep "ulusal güvenlik entelektüeli" olarak gördüm. Bu yüzden, "dünyanın haline", klişe söyleyeyim, "büyük resme" yönelik okumalardan daha heyecan duyduğunu ve parladığını çok gözlemledim. Katılım çok geniş olduğundan, mümkün olduğunca çok gazeteciye soru imkânı tanınmak istendiğinden o da çok açılamadı…
Son olarak... Bir de yeni adet çıkmış; "yorumcu" sıfatıyla basın toplantısına katılanlardan bazıları, aktüel gelişmelere ilişkin kendi okumalarını Bakan'a dikte etmeye, ibra etmeye çalıştılar. 'Bakan tersledi' demeyeyim ama "en yüksek rütbeli diplomatın" yanıtlarının ne anlama geldiğini, o dili bilenler hemen anladı…
***
Basın toplantısında gündeme getirilen konulardan biri, Pakistan ve S. Arabistan arasında ittifak kuran anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte, Türkiye'nin de konuya vaziyet etmekte ne düşündüğüyle ilgiliydi. Sayın Fidan şöyle yanıtladı…
"Bu önemli bir konu. Bölgenin kronik sorunlarını incelediğiniz zaman başta, bölge ülkelerinin birbirlerine güvenmemesinin geldiğini, arada çatlaklar oluşturduğunu, ya dışarıdan hegemonun geldiğini, problem oluşturduğunu ya da içeriden terör örgütlerinin baş göstererek, iç savaşlar çıkartarak başka istikrarsızlık parametrelerinin hep gündemde olduğunu gördük. Tüm bunların sonunda, şöyle bir önermemiz var; 'bölge ülkelerinin hepsi artık bir araya gelerek, güvenlik konusunda bir platformun oluşturulması gerekiyor. Bölge ülkelerinin birbirlerinin güvenliğine bir taahhütte bulunmaları gerekiyor. Ülkeler birbirlerinden emin olduktan sonra sorunun yüzde 80'i zaten çözülmüş oluyor. An itibariyle görüşmeler var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz. Cumhurbaşkanımızın vizyonu daha kapsayıcı, daha geniş, dayanışma ve istikrar üreten bir platform"…
Ankara uzun zamandır bölgenin ürettiği sorunların öyle veya böyle önüne geldiğini tespit ediyor zaten. Küresel belirsizlik düzlemi bu tespit ve ihtiyacı daha belirgin kılıyor. Pakistan-S.Arabistan çizgisine ilave olarak Katar, Mısır, nihayet Türkiye'nin de kümeye eklenmesi elbette cazip/çekici bir plan…
Hatta Ortadoğu'nun sınırlarına biraz daha geniş alarak baktığımızda, Azerbaycan'ın da kimi Afrika ülkelerinin de dahil edilmesi güvenlik zeminini daha etkili kılabilir. Kaldı ki, adı geçen ülkelerin bir kısmı Türkiye'nin neredeyse doğal müttefikleri. Katar, Pakistan, Azerbaycan hep bu türden ülkeler. Hedef de basit, "yükselen su herkesi eşit kaldırır".
Peki mesele bu kadar basit mi
***
Ortadoğu zaten kaygan zemin. Her ülkenin çıkarları ve diğer ülkelerle hatta "hegemon ülkelerle" farklı ilişkileri mevcut. Değişkenler çok. Bu kadar çok başkentin üstelik güvenlik gibi güç projeksiyonu yansıtan ortak platforma imza atması elbette özen ve dikkat gerektiriyor…
Bakan Fidan'ın, "An itibariyle görüşmeler var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz" ifadesi bu "özen ve dikkatin işletilmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Daha hassas olunması gereken başka noktalar da var…

4