Kendi bölgelerimizi işaretlemeye başlamalıyız…

Nedret Ersanel
17.12.2025
10

İsrail'in New York Başkonsolosu Türkiye'yi "düşman" ilan etti. Şaşırmadığınızı biliyorum; iki ülkenin birbirini ağır biçimde eleştirmesi, hatta can yakmak için en hassas olduğu konulara parmağını sokarak kanırtması bu konjonktürde "normal" karşılanabilir. Fakat, "düşman" ilan etmek, özellikle diplomaside, uluslararası hukukta farklı anlama gelir. Bunun resmi kağıda dökülmüş formatı zaten "savaş ilanı" demektir. 'Diplomat' efendinin boyu o kadarına yetişmez ama İsrail'in Türkiye'ye karşı organize saldırılar kurduğunu biliyoruz...

Başkonsolos'un açıklamalarından 24 saat sonra, Tel Aviv'de Yunanistan-Kıbrıs Rum tarafı-İsrail başbakanları bir araya geldiler. Herhalde ne konuştuklarını tahmin edersiniz; 'İsrail basınına göre zirvenin perde arkasında, Türkiye'nin bölgesel etkisini sınırlamaya yönelik hamleler ve güvenlik planları bulunuyormuş'...

Aynı gün Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı da, Kıbrıs Rum tarafını ziyaret ediyordu. BAE, kısa süre öncesine kadar Ortadoğu'nun farklı bölgelerinde Türkiye ile sık karşı karşıya geldi. Libya bunların içinde en belirgin olanlarından biridir. İlişkilerimizin limonî döneminde mide kaldıran açıklamalarını da anımsıyorum. Fakat onu aynı listeye kolaylıkla ekleyemiyoruz-diplomasi böyle bir şey işte-Suriye konusunda bize yakın adımlar atarken, Filistin meselesinde de sık sık aynı masayı paylaşıyor. Eh, bir de Trump'ın Körfez'e bakışı var. Ancak daha incelikli çizilmiş büyük harita üzerinde BAE'nin de, örneğin, Körfez'den Hayfa'ya ve Akdeniz'e açılan yollara katılabileceğini söyleyebiliriz. Türkiye'nin ağırlık verdiği, "Orta Yol" ulaşım-enerji-taşıma güzergâhına, hatta Irak Refah Yolu'na nasıl baktığını da merak ediyoruz...

Manidar zamanlamalara Fransa ile Kıbrıs Rum kesiminin özel bir anlaşma imzalamasını da dahil edebiliriz. Bu mutabakatın kapsamlı "savunma" boyutu dikkat çekicidir. Paris'in Kıbrıs'ın güneyine ilgisi ilk değil ama askeri varlık yükseltme ve gelişmelerde eşgüdüm varmış hissi uyandırması, Türkiye'ye karşı ritmik hareketlere kolaylıkla eklemlenebilir...

Suriye ve Amerikan askerlerinin ortak devriyesine yönelik saldırı da şüpheler barındırıyor; DAEŞ'in gerçekleştirdiği söylenen bu saldırı, CENTCOM komutanının, "SDG'nin Şam yönetimine katılması gerekiyor" minvalindeki açıklamasının ardından geldi ve buram buram, "DAEŞ'le 'fedakarca' mücadele eden SDG'yi dışlıyorsunuz ama bakın ilk fırsatta Amerikan askerlerini öldürdüler" mesajı taşıdığı, SDG veya yakın unsurların saldırganı teşvik ettiği iddiası hemen akla geldi. Bu durumda SDG/YPG'nin aslında Amerikan askerlerini öldürdüğü çıkarımı yapılabilir. SDG'nin böylesi cüreti kendi başına gösteremeyeceği düşünüldüğünde, arkasında hangi ülkenin bulunabileceği yolunda akıl devşirmek mümkün...

***

Bu türden "kümeleşmeler", yeni dünya düzenine geçişin alametlerinden. Nitekim ABD Başkanı Trump'ın da kümeleri var ve daha geniş bir jeopolitik bağlamı kapsıyor. Ve bu kapsam, orta ve küçük boy kümelerin davranışlarını, eğilimlerini etkiliyor...

Çok kutupluluğa geçiş büyük ölçüde, 'ABD-Rusya-Çin' ittifakına bağlı olacaktır!

Muhtemelen-başarılırsa-yerkürenin gördüğü en çaplı "modus vivendi" olacak. Yani, nihai bir anlaşmaya varmadan, birbirlerinin ayağına da basmadan, fiilen birlikte yaşama düzeni. Tüm sorunlar çözülmüş değildir ama pratik uzlaşı düzlemi vardır. O da özellikle ekonomidir...

Şu an yaşanan, üç büyük gücün ilişkileri içinde hangisinin "taktiksel konumunun" daha geniş ve etkili olacağına ilişkin gerilimlerdir. Aslında çok kutupluluğa hazırlıktır...

ABD açısından buraya kadar ki bölüm, Rusya ile Çin'in arasını bozma, birini de yanına çekme olarak okundu. Hatta Obama ve Biden döneminde, yanına almak yerine birini çökertmek pratiği geliştirildi. Ukrayna odur. Ancak kim ne derse desin, bugün Moskova ve Pekin'in ayrılma ve/veya birbirine düşman olma ihtimalini gösteren herhangi kanıt bulunmuyor...