İki türlü de olur. Trump'ın Avrupa ve dünyadaki Amerikan askeri varlık ve taahhütlerini geri çekmesi, personel ve bütçe tasarruf politikalarıyla hayata geçse de, veya Kasım ayında Trump ara seçimleri kaybetse de tatsız ihtimal vücut bulabilir...
Beteri, Trump görevi bıraktıktan sonra Demokratların iktidara gelmesi durumunda olacakların da şimdiden hesaplanması gerekiyor.
Washington'a kim oturursa otursan Amerika'yı Hint-Pasifik'e çekme planları da işleyecek. Ortadoğu'da Amerika azalır. Tıpkı bugün Avrupa'da olduğu gibi...
Bu halde Ankara'nın da ABD'nin de önündeki en kritik soru, "İsrail'in ne olacağı"dır. ABD'nin İsrail'le angajmanının şartlarla ilgili olmadığını, Netanyahu iktidardan gitse bile çok daha rahat bir siyasi elle yine İsrail'i destekleyeceği açıktır. Kaldı ki, Tel Aviv kasapları Filistin'de onbinlerce masumu soykırımdan geçirirken ABD yüzünden kimsenin kılını kıpırdatamadığını görünce, iki ülke ilişkilerinin bambaşka bir 'canlı formu' olduğunu öğrenmiş olmamız gerekiyordu...
Bugün İran savaşının bölgeye yansımaları İsrail'i darlamış görünse de, bölge ülkeleri örneğin İbrahim Anlaşmaları gibi konulara soğuk davransalar da kısa vadeli gelecekte şu sorunla yüzleşmek zorunda kalabiliriz; İsrail ve CENTCOM'da temayüz etmiş, "siyasi/dinî/ekonomik/askerî yapı" kendi başına Tel Aviv'i korumayı sürdürebilir...
Ve etkileri, Suriye, Irak, Akdeniz, etnik gruplar ve tüm bölge ülkeleri üzerinde hesabı şimdiden yapılması/görülmesi gerekecek şekilde gelişebilir...
Türkiye'nin, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar'da "yeni ittifaklar kurma" politikaları ile "Terörsüz Türkiye" girişiminin nedenlerinden biri budur. Ankara'nın İsrail'e yönelik "uluslararası platformları" diplomatik silaha dönüştürme adımları da, bir yandan kendini konumlandırdığı "tek adil ülke" pozisyonunun hakkını vermedir ama bir yandan da Tel Aviv'in "hastalıklı genişleme tutkusunu" hadım etme siyasetidir...
Sağlamasını İsrail yönetiminin Türkiye'ye karşı söylem ve girişimlerinde zaten görüyoruz. Onlar için takvim, "önce İran sonra Türkiye" olarak çalışıyor...
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan 20 Mayıs'ta ABD Başkanı Trump'la bir telefon görüşmesi yaptı ve burada ana konulardan birinin Temmuz ayında Ankara'da yapılacak NATO zirvesi olduğu duyuruldu...
Resmi açıklama şöyle; "Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO Ankara Zirvesi hazırlıklarının sürdüğünü, Zirve'nin her açıdan başarılı geçmesi amacıyla azami gayret gösterdiğimizi ifade etti". (Trump'ın katılımı da konuşuldu!)
Ankara bu tür organizasyonlarda çok geniş tecrübe ve protokoler birikime sahiptir. Trump'a, "kim nerede kalacak, yemekte liderlere ne ikram edilecek" bilgisi verecek değil. Mesele, "her açıdan" da gizli...
Bu açılardan biri, NATO'nun son dönemde yaşadığı ekonomik, politik, askerî zaafiyetlerin giderilmesidir. İkincisi de, yeni NATO politikalarının nasıl olacağına ilişkin beklentilerin belirginleşmesi ve karşılanması...
Önemli bir konu bu. Hakkınca kavrayabilmek için önce Türkiye'nin son tartışmalar üzerinden NATO'ya nasıl baktığı ve zirveyi bu yönde nasıl kullanacağının anlaşılması gerekiyor...
***
NATO zirvesi Türkiye için, kuruluşu güçlendirme, kurumsal bütünlük çağrısı yapma zemini olacak. Çok sayıda alt başlığı var. Mesela, savunma sanayiinde işbirliği konusuna büyük ağırlık verilecek. Benzer yaklaşım Avrupa Birliği ve Avrupa savunmasına Türk katkısı arayışlarında/girişimlerinde de gözleniyor. Çoğu NATO müttefiki olan AB üyelerini hareketlendirmek için zirvede manivela olarak kullanılacak...
Ama asıl iş bu değil...
NATO koordinasyonunu/siyasetini/planlarını Avrupa ötesine taşımak hayli tartışılacak bir madde olacak. Bu yüzden NATO üyeleri dışında, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelerin zirveye davet edilmesi de düşünülüyor. İsveç'teki hazır toplantısında Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE'nin de adları masaya geldi...

11