TREN KALKIYOR İSTASYONDAN
Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mahmut Arıkan'ın bir TV kanalında, "kamuoyunu meşgul eden fon" hadisesinin varacağı yeri, nokta atışıyla bir fıkrada anlatıyor:
"Nerede bu cenazenin gerçek sahipleri"
Gündemi oluşturanların adından, partilerinden bahsetmek yok. Yaptıklarını ve yaşattıklarını tartışılan deyimlerle tekrar etmek veya özetlemek yok.
Kelimeleri tam anlaşılan, mana yüklü birkaç cümlenin sonunda, yere sermek var: "Cenaze taşınırken asıl sahipleri yavaş ve sessizce ortadan kaybolmuşlar."
Aldıkları atlarla, geçtikleri Üsküdar şoselerinde, bulduklarıyla yürüyenlerin aile fotoğrafını, yapay zeka uzmanı demeç yazıcılarına göstermiş mizahi kullanmanın bilgi, görgü, edep ve edebiyat istediğini bu fıkrası ile hatırlatmış Sayın Arıkan Başkan.
Fıkra dendi mi, Türkçenin konuşulduğu her yerde, asırların nüktecisi Nasreddin Hoca gelir akıllara. Arşivimizden çıkardığımız az bilinen bir Nasreddin Hoca fıkrasından önce, geçmişte "Fon" benzeri olaylara karşı kaleme alınmış bir muhalif yazının birkaç paragrafını alıntılayacağız.
Yağma Hasan'ın böreği''ESKİDEN, küçük hırsızlıklar, büyük çığlıklarla dile getirilirdi gazetelerde. Çoğunu, tek başlık altında okurduk bu vurgunların: Yağma Hasan'ın böreği!
Kimdi bu Hasan acaba Her halde Beyazıt'tan Aksaray'a inerken, sol köşedeki eski Hasanpaşa fırınının Hasan'ı değil; tarihte, böreği yağma edilen bir Hasan varmış...
Ne güzel, ne sevimli, ne çocuksu yağma imiş bu börek yağması... Yeni yağmalar, böreği değil, börekçi tablasını, börekçi dükkânını, börekçi fırınını çoktaaan geçti!
Demokrasi politikacıları, seslendikleri topluluğa göre bir yağmacılık gösteriyorlar yirmi yıldır.''
Sadece giriş kısmını aldığım bu (Yusuf Ziya Ortaç) yazısında, "Yağma Hasan'ın Böreği" deyiminin güncelleşmesi anlatılırken, son paragrafta vurgulanan ''20 yıl''tesbitinin de Eski Türkiye'ye ait olduğu, ihtimallere karşı bilinsin isteriz. 1965 yılında yayımlanmış bu yazıda, konu edilen deyimi yeni Türkiye kuşakları, bilmezler.
Akıl TerazisiNASREDDİN Hoca, bir tarihte epeyi sıkıntıda kalmıştı. Parasızlıktan kurtulmanın yollarını düşünürken, aklına bir çare geldi. Kahvede karşılıklı sohbet ettiği üç arkadaşına:
— Dostlar; ben yeni bir buluşta bulundum, bir akıl terazisi icad ettim; dedi. Bu teraziye vurduğum adamların zekâ derecelerini derhal ölçmek mümkün. Bunun için her isteyenden sadece on akçe alıyorum.
Arkadaşlarından ikisi bu teraziyi merak ettiler; onar akçeye kıyıp zekâ derecelerini öğrenmeye karar verdiler. Üçüncüsü «Böyle saçma şey olmaz.» demiş, çubuğunu içmeğe devam etmişti.
Hocanın, «Akıl Terazisi» dediği şey, kışın yakılmak üzere odunluğa atılmış eski bir tabuttu. Hoca evine gelen arkadaşlarına açıklamada bulundu:
— Arkadaşlar; Zekâ dört derecedir: Kötü, orta, iyi, pekiyi. İşte benim keşfim hanginizde hangi derece zekâ bulunduğunu ispat edecektir. Şimdi buyurun bakalım denemeye!..
Gelenlerden biri:
— «Deneme nasıl yapılacak»
Diye sorup ta, tabutun içine boylu boyunca uzanılacağı ve yarım saat toprağın içinde kalınacağı cevabını alınca:
— «Doğrusu Hocam, benim bu denemeyi pek gözüm tutmadı; beni mazur gör...» dedi ve bir kenara çekildi.
Ama öteki işe kararlıydı:
— «Mademki bu işin sonunda zekâ derecemizi öğrenmek var, ne yapalım, yarım saatçik dişimizi sıkarız.» diyordu.

11