GEÇMİŞİMİZ AYNADIR
Recep'in Kahvesi'ndeyim.
Duvara çakılı rafın üstündeki tüplü televizyonun karşısındaki üç masada oturuyor kahvenin müdavimleri.
Domino taşı dizen taşeron Nuri ile işporta tezgahını zabıtaya kaptıran Rahmi de oyunu bırakıp, vatandaş Ahmet ağabeyleriyle aynı hizaya oturarak sessizliğe katıldılar.
"Ajansı dinleyelim!" çağrısıydı ocaktaki Recep'in, gözleri ekrana kilitleyen. Tribündeki Temel'in "Sessizlik, sessizlik" bağırması hatırlarına düşünce, birbirlerine bakarak gülümsediler.
"İran, füze, bomba, Körfez, İsrail, tehdit, Trump, demeç, Dışişleri, kınama" kelimelerinin çok kullanıldığı ve duyurulmasına inanılan ayrıntısız cümlelerin kurgulandığı; uzakta yanan şehir ve işaretlenmedik yeri kalmamış bir haritanın altında haberini okuyan spikerde, yüreklerine işleyecek bir umut arayan sakinlerin hüznü, savaş haberi bitene kadar sürdü; spikerin birkaç provayla hazırlandığını bilmelerine rağmen.
Sonraki haber, sıradan bir hükümet icraatının ilanıydı: "Doğumlar azalınca Sağlık Bakanlığı harekete geçti!"
Bu ilk cümlesi yetmişti haberin, herkesin kendine dönmesine ve ağızlarında bir dillerinin olduğunu hatırlamalarına. Kahveci Recep'in savaş haberi biterken "Siyaset yapmayalım" ikazı vardı tamam ama harekete geçen bir bakanlığın önünü de o kapayacak değildi herhalde.
Doğum kelimesi ne anlatmışsa artık, birbirlerinin yüzüne baktılar ışıldayan gözlerle. Evlenmeyen gençlik, evlenemeyen gençlik yaralarını kanatmaya durduklarında ise, konuyu haberin başlığına taşıdı Konsolos Bey.
"İşin içinde ekonomi varsa, Maliye Bakanlığı da devreye girer ve Sağlık Bakanlığı'nın hareketini izleyerek kendini korumaya alır."
Herkes Konsolos beye baktı. Kahvenin en okumuş adamı, tam yerinde devreye sokmuş olmalıydı Maliye Bakanlığı'nı.
"Kişi başına düşen milli gelir payını peşin vermek için doğumhane kapısında bekleyecek diyor Konsolos bey."
Nuri ve Rahmi'den destekli vatandaş Ahmet beyin bu istihzasına hiç kızmadı; hatta duymazdan gelip "Tarihimizde yine böyle bir durum vardı" diyerek muhabbete yeni bir sayfa açmıştı. Üstelik ben tam kalkmaya hazırlandığımda. Üçüncü çayımı da içmiştim çünkü.
Kahveci Recep'in "Eczacı bey bir çay daha içseydin" ricasının ikram kültüründen ziyade piyasa ekonomisiyle ilgisini bildiğimden, "Eyvallah" çekerek, konsolos beye yaptım ortayı: "Birinci Milli Şef döneminin o ayrıntısını ben de biliyorum."
"O dediğinin ikincisi de mi var"
Taşeron Nuri'nin defansif nüktesini çalımlıyorken Konsolos bey, ben kapı önündeydim.
"Tarihin coğrafyasında yaşadığımızı unutmayın mirim. Birincisi varsa, ikincisi, üçüncüsü de olur. "Milli" demiş sahiplenmişiz. Üstelik biz vazgeçmesi en zor bir milletiz."
Eve geldiğimde, "O ayrıntıyı" yazmak artık kalemimizin borcu olmuştu.
Birinci Milli Şef günlerinde doğum oranlarını artırmak ya da genç nüfus ihtiyacını kısa vadede karşılamak için çalışan, güncel deyimle söylersek harekete geçme görevi verilen bakanlığın adı her ne ise, işte onun yakınında duran ve esas yükü çeken bir Maliye Bakanlığı vardır.
Köylerde ikamet eden ailelerin reisi erkekler yol yapımlarında oniki gün ücretsiz çalışacaklar yahut tespit edilen bedeli ödeyecekler; beş ve yukarısı çocuğu olanlar hariç.
İlk dört çocuğun doğum evraklarının nüfus memurluklarına intikalini muhtarın inisiyatifine bırakan o köylüler, beşinci çocuklarının kayıtlarını kütüklere aynı günde yaptırtmak titizliğini göstermişlerdir. Beşinci çocuk ailenin yüzünü güldüren ve vergi yükünü kaldıran çocuktur.
Beşinci çocuk gibi kofalmak, deyimi kıskanmak vezinli üretilmiş olsa da gururlanmakta haklıydı onlar.
Beşinci çocuk babalarının, icabında gece yarısından sonra dahi, elde fener muhtarın kapısına dayanıp, "Benim kaydımı karala Maliye'nin defterinden. Beşinci çocuğum doğdu" diye ve hatta komşulara duyuracak şekilde bağırdıklarını, köyün hafızası ihtiyarlar anlattıklarında ben de dinlemiştim onları.
Birinci Milli Şef yıllarında, aileleri beş çocuk yapmaya teşvikin Maliye Bakanlığı politikası olduğunu hatırlamayanlara, bugün harekete geçmesi istenen Sağlık Bakanlığı'nın yanında da Maliye Bakanlığı'nın olacağını Recep'in Kahvesi'nde söyleyen Konsolos beyin tezine bu anlattığım tarihi vak'alar ispat sayılsın.
Birinci Milli Şef devrinden anlattık.
COĞRAFYA BİZİM COĞRAFYAMIZDIR
"İv yandıktan sonra herkes su taşır!"
"Eşşeh başka düşünür, eşşehçi başka..."
Meşhedi Cafer'in darbımesellerindendir bu özlü deyişler.
"Meşhedi Hikayeleri"ni 50'li yıllarda Akbaba dergisine yazan, adı edebiyat kitaplarına sinmiş Ercüment Ekrem Talu'nun bir fıkrasıyla süsleyelim İran ve halkını tanıma hareketlerimizi.
''Meşhedi'nin oğlu, sabahleyin babasının çiftesiyle yüz tane de fişek alıp ava çıktı. Akşam, bütün fişekleri atmış olduğu halde çantası bomboş döndü. Babası sordu:
– İlle yüz fişenk endaht kıldın, bir guş olsun vurammadın ki beheypeder suhte!..
– Vurammadım velâkin bütün guşları gorhuttum, ağa!.."
Kuşlara kıyamadığı için vurmayıp, haritalarını kuş eksikli saydırmayan Meşhedi yavrusunun bu gülümsetmesinden sonra, "Mübalağa" sanatını edebi bir lisanla, saygı sevgi ve muhabbet çerçevesinde kullanan yazarımızın örnek hikayelerinden birine dalacağız şimdi.
"İçeride sıcaktan bunalmış, biraz nefes almak için, dükkânın kapısının önüne attığı iskemlede oturup dururken belediye memurları ceza yazmağa kalkışmışlar. Aralarında galiba hafiften bir de ağız kavgası olmuş. Herhalde çok sinirliydi. Beni görür görmez, dert dökmeğe başladı.

5