İllüzyonlar Çağında Müslümanca Duruş ya da "İrancı mısınız oğlum siz"

Küresel siyasetin ve enformasyon savaşlarının hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği günümüz dünyasında kitlelerin algı mekanizmaları köklü bir manipülasyonla karşı karşıya. Hakikatin üzerinin örtüldüğü, (yani küfür) olguların ise yüzeysel söylemlerle itibarsızlaştırıldığı bir "hakikat-sonrası" çağ tecrübe edilmektedir. Özellikle Gazze'de yaşanan soykırım süreci ve Ortadoğu'daki bölgesel denklem değerlendirildiğinde Batı merkezli algı operasyonları ile yerel düzeydeki sığ analizm tuzakları arasında sıkışan bir kamuoyu profili belirmektedir. Ancak Müslümanca bir basiret ile reel-politik illüzyonların ötesine geçerek tarihsel dinamikleri doğru okumayı, mezhebi/jeopolitik bagajlarla adaleti birbirine karıştırmamayı ve en önemlisi çağın getirdiği ağır vebalin bilincinde olmayı gerektirir.

İran Denkleminin Tarihsel Hakikati

İran'ın devlet yapısı, toplumsal dokusu ve bölgesel politikaları analiz edilirken düşülen en büyük hatalardan biri ülkenin heterojen kimliğini yok sayan sığ bir "Fars" parantezine sığınmaktır. Tarihsel gerçeklikler ve güncel demografik veriler incelediğinde İran devlet aygıtının temel sütunlarının Fars milliyetçiliği ile mezhebi sembollerin bir bileşkesi üzerine kurulduğu doğru olmakla birlikte bu sistemin kurucu, taşıyıcı ve yönetici aktörlerinin önemli bir kısmının Azerbaycan Türkleri olduğu aşikardır.

İran jeopolitiğinde Azerbaycan Türklerini dışarıda bırakarak yapılan bir okuma metodolojik açıdan kadük kalmaya mahkumdur. Safevi Devleti'nden günümüze değin uzanan tarihsel süreçte coğrafyadaki Şii-Devlet bütünleşmesini taşıyan ana unsur yine bölgedeki Türkmen aşiretleri ve Türk nüfus olmuştur. Günümüzde de Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan gibi eyaletlerin ötesinde başkent Tahran dahi yoğun bir Türk nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti'nin bürokrasisinde, komuta kademesinde ve en üst düzey dini-siyasi idari mekanizmalarında Türk kökenli aktörlerin varlığı bir istisna değil sistemin doğal bir bileşenidir. Nitekim ülkenin en tepe noktasında bulunan dini lider Hamaney'den mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'a kadar pek çok figürün kimliği ve anadili bu durumun somut göstergesidir.

Diğer taraftan, İran'ın resmi devlet ideolojisi kurumsal düzeyde bir "Fars ulus-devlet" konseptini beslerken bunu mezhebi bir retorikle tahkim etmektedir. Dolayısıyla, mezhebi sapmaları ve aşırılıkları ("Rafizi" eğilimleri) kelam ilminin ve alimlerin süzgecine bırakmak lazımdır. Siyasi ve tarihsel gerçeklikleri ise reel-politik bir soğukkanlılıkla okumak şarttır. Tarihsel olarak Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler rekabet ve hat ayrımı üzerine kuruludur. İki ülkenin stratejik yollarının ayrılığı tarihsel bir gerçektir. İran farklı, biz çok farklıyız. Ancak Amerikan/Batı hegemonyasının bölgesel maliyetleri düşürmek adına Müslüman coğrafyaları birbirine kırdırma ve İsrail'in güvenliğini taşeron savaşlarıyla sağlama stratejisine araç olunmamalıdır.

Gazze Soykırımı ve 50 Küsur Ülkenin Vicdani İflası

7 Ekim sonrası süreç küresel sistemin insani ve hukuki müflisliğini tescillemekle kalmamış aynı zamanda İslam dünyasının yönetimsel ve stratejik çöküşünü de gözler önüne sermiştir. Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumların eylemsizliği bir yana nüfusu 2 milyarı aşan ve 50'den fazla devlette temsil edilen Müslüman coğrafyanın Gazze'deki ablukayı kıracak veya soykırımı durduracak somut bir adımı atamamış olması tarihin en ağır hezimetlerinden biridir.

Savaş stratejisi ve medya etiği açısından değerlendirildiğinde ise ablukadaki ve kuşatmadaki bir aktör ile kurumsal propaganda yürüten bir devletin psikolojik harp yöntemleri birbirinden farklıdır. İsrail'in vahşeti gözler önündeyken enformasyon savaşlarında asıl hedefin dikkatleri soykırımdan uzaklaştırmak olduğu bilinmelidir. Nitekim Mossad ve Batılı istihbarat odaklı sosyal medya manipülasyonlarıyla "Husilerin Mekke'yi vurduğu" veya "İran-İsrail çatışmasının bir tiyatrodan ibaret olduğu" yönündeki asılsız dezenformasyonlar kitlelerin zihnini uyuşturmayı hedeflemektedir. Oysa sahadaki askeri kayıplar, üst düzey bürokratik suikastlar ve doğrudan hava saldırıları yaşanan bedelin ne denli reel olduğunu kanıtlamaktadır.

Geçmişte Suriye'de (örneğin Halep'te) yaşanan insanlık dramında ve işlenen veballerde bölgesel aktörlerin (İran, Hizbullah vb.) takındığı tutum ve sebep olduğu yıkım hafızalardaki tazeliğini korumaktadır ve ilkesel olarak savunulması imkansızdır. Ancak adalet, bir dönemin zulmünü gerekçe göstererek bugün Gazze'deki siyonist barbarlığa karşı atılan somut adımları yok saymayı engeller. Bugün İspanya veya İtalya gibi Katolik kökenli Batılı aktörlerin bile gösterdiği diplomatik ve somut tepkilerin yanında İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunun sessizliği ve sinikliği, tarihe ve ilahi adalete karşı silinmez bir leke olarak geçmektedir.