İnsanlık tarihinin en büyüleyici yolculuğu, kuşkusuz fikirlerin ve bilginin coğrafyalar arasındaki o dur durak bilmeyen hareketidir. Bugün geriye dönüp baktığımızda bilimin tek bir ulusun ya da tek bir coğrafyanın tekelinde gelişmediğini, aksine elden ele geçen bir meşale gibi insanlığı aydınlattığını görürüz. Violet Moller'in medeniyetler arası bilgi aktarımını ele aldığı o kıymetli yaklaşımı ve tarihin tozlu sayfalarına düşülen notları bütüncül bir gözle değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan tablo oldukça nettir. Bir dönem pek çok Avrupalının kısıtlı imkânlarla hayatta kalmaya çalıştığı ve Viking akınlarını savuşturmakla uğraştığı çağlarda Doğu'da, Mezopotamya'nın ve Endülüs'ün göbeğinde zihinleri büyüleyen devasa bir zihinsel devrim yaşanıyordu. Bilgi sadece saklanmıyor, aranıyor, başka dillere çevriliyor, eleştiriliyor ve üzerine taş konularak geleceğe taşınıyordu. Bağdat'ın sahaf dükkânlarından Endülüs'ün kütüphanelerine, Antakya'nın ticaret yollarından Rönesans'ın gölgede kalan hakikatlerine kadar bilginin o çetin ve bir o kadar da trajik yolculuğuna biraz tanıklık edelim.
Bağdat ve El-Fihrist'in Aynası
İslam'ın altın çağında Bağdat sadece siyasi bir başkent değil adeta çağdaş yazarların deyimiyle "evrenin göbeği" ve "dünyanın kavşağı" idi. Oysa çok değil, 200 yıl kadar önce Dicle kıyısında küçük bir İran köyü olan bu coğrafya Mezopotamya'nın o kadim, bereketli toprakları ve stratejik konumu sayesinde tarihin en büyük medeniyet merkezlerinden birine dönüştü. Sümerler, Babiller, Asurlar, Akamenşler ve Sasanilerden devralınan miras, Abbasiler döneminde eşsiz bir aydınlanma çağına evrildi. Yılda üç kez ürün veren bu bereketli havza, devasa bir ekonomik zenginlik yaratmış, bu zenginlik de bilimin ve sanatın en büyük koruyucusu olmuştu.
İşte bu entelektüel atmosferin kalbinde Bağdatlı bir kitapçının oğlu olan İbnün'n-Nedim yetişti. Kitaplar ve âlimlerle çevrili bir dünyada büyüyen İbnün'n-Nedim, ömrünü şehrinin entelektüel ortamını araştırmaya, sohbetleri dinlemeye ve bilgi avcılığına adadı. 10. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı el-Fihrist isimli devasa eser Arap dilinde mevcut olan tüm Arap ve yabancı halkların kitaplarını, yazarlarını ve bilimsel disiplinlerini içeren görkemli bir katalogdur. el-Fihrist, o dönemde antik Yunanca, Mısır dili, Farsça ve Sanskritçeden Arapçaya aktarılan, ardından eleştirel bir gözle yeniden düzenlenen antik bilginin canlı bir tablosunu çizer. Bağdat'taki bilim insanları bir yandan dünyanın çevresini ölçüp astronomide devrimler yaparken diğer yandan modern sayı sistemimizin temelini atıyor, tıpta yeni alanlar açıyorlardı. Halife Mansur gibi devlet aklını ve hazineyi kılı kırk yararak yöneten hükümdarların sağladığı istikrar ve zenginlik, Bağdat'ı dünyanın dört bir yanından gelen tüccarların, seyyahların ve en önemlisi ilim taliplerinin buluştuğu parlak bir merkez haline getirmişti.
İlim Yolculuğunun Çetin Güzergâhları
İslam imparatorluklarının bilimsel ve ticari başarısının arkasında mükemmel bir şekilde işleyen lojistik ve iletişim ağları yatıyordu. Develer, katırlar, atlar ve hatta posta güvercinleriyle kurulan zincirleme devlet posta servisi imparatorluğun en uzak köşeleri arasında dahi mesajların ve bilgi akışının kesintisiz sürmesini sağlıyordu. Bağdat'taki ana iletişim merkezlerinin duvarlarını gezginlerin ve hacıların yollarını planlamaları için devasa haritalar süslüyordu.
Ancak bu bilgi ağının en canlı kılcal damarları kervansaraylar ve hanlar idi. Uzun akşamlar boyunca ateşlerin etrafında toplanan gezginler, tüccarlar, askerler, haberciler ve elbette alimler; özellikle de hadis alimleri sadece dinlenip yemek yemekle kalmıyor, havadisleri paylaşıyor, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Bu mekânlar âdeta dönemin canlı gazete büroları ve iletişim şebekeleri gibi çalışıyordu. Fikirlerinin sonsuzluk içinde kaybolup gitmesi korkusunu taşıyan o dönemin ilim sevdalıları kum fırtınalarını, hastalıkları, selleri ve haydutları göze alarak yüzlerce kilometre yol kat ediyorlardı. İlim arayıcıları, Doğu'da İran üzerinden ilerlerken Kuzey'de hâlâ Yunancanın konuşulduğu, zengin manastır ve tapınak kütüphanelerine sahip Bizans coğrafyasına ve Anadolu'ya geçiyorlardı. Bilginin peşinde koşmak o çağın insanı için sadece bir merak değil, kelimenin tam anlamıyla çetin bir adanmışlık yolculuğuydu.
Batı'da İslam Mimarisi ve Tıbbın Zirvesi
Doğu'da Bağdat aydınlanırken Batı'da Endülüs, İber Yarımadası'nın çehresini kökten değiştiriyordu. Müslümanlar İspanya'yı ellerinde tuttukları yüzyıllar boyunca zengin maden yataklarını işlettiler, tarımı dönüştürdüler, devasa bir yol ağı inşa ettiler ve Akdeniz ticaretini canlı tuttular. Öyle ki, Müslümanların inşa ettiği o ulaşım ağları ve menzil taşları bugün dahi modern İspanyol ulaşım sisteminin tarihsel temelini oluşturmaktadır.
Bu kültürün estetik ve bilimsel doruk noktası ise Kurtuba'da yaşandı. İslam mimarisinin göz kamaştırıcı simgesi olan Kurtuba Camii yükselirken aynı kentte tıp tarihinin en büyük yenilikçilerinden biri olan Zehrâvî yetişiyordu. Zehrâvî'nin kaleme aldığı 30 ciltten oluşan devasa tıp rehberi, Orta Çağ'ın sonlarına kadar Avrupa'daki tüm hastanelerin ve doktorların başucu kitabı oldu. Özellikle cerrahiye ayırdığı bölümle çığır açan Zehrâvî, bugün bile modern ameliyatlarda kullandığımız iğne, şırınga, bistüri, forseps, spekulum, kemik testeresi ve bademcik giyotini gibi yüzlerce cerrahi aletin çizimlerini ve kullanım yöntemlerini ilk kez diyagramlarla ortaya koydu. Ameliyatlarda afyon ve esrarla ıslatılmış süngerleri solutarak modern anestezinin temellerini attı, insan vücudunda kendiliğinden eriyen doğal ipliklerle dikiş tekniğini icat etti. Zehrâvî'nin vizyonu tıbbı sadece teorik bir bilgi olmaktan çıkarıp pragmatik ve yenilikçi bir pratik haline getirdi.
Medeniyetin Silinen Hafızası
İlim ve hoşgörüyle yükselen bu medeniyet ne yazık ki tarihin en barbarca kültürel kıyımlarından birine de maruz kaldı. Kurtuba'da Sultan II. Hakem döneminde bir araya getirilen kraliyet kütüphanelerinde 400.000'den fazla kataloglanmış eser bulunuyor, yüzlerce insan sadece bu kitapların bakımı ve kopyalanması için çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa'daki en büyük manastır kütüphanelerinde yalnızca birkaç yüz kitap varken veya Avrupalı bir âlim 24 kitaba sahip olmakla gurur duyarken İslam coğrafyasında yüz binlerce ciltlik onlarca halk kütüphanesi mevcuttu.
Ancak Reconquista (yeniden fetih) hareketiyle birlikte bu muazzam birikim feci bir yıkıma uğradı. 1236'da Kurtuba'nın düşüşüyle başlayan süreç Müslümanlara verilen barış sözlerinin tutulmaması ve koyu bir hoşgörüsüzlük dalgasıyla devam etti. Bu vahşetin en trajik doruk noktası ise 1499 yılında Kardinal Cisneros'un Granada'ya gelişiyle yaşandı. Şehrin kütüphanelerinden toplanan 2 milyondan fazla el yazması kitap şehir meydanında yakılan devasa bir şenlik ateşinde yok edildi. Arapça okumak ve yazmak yasaklandı, Arapça kitap bulundurmak ölüm cezasıyla eşdeğer tutuldu. Bir medeniyet, yazılı sözü yakılarak ruhundan ve kimliğinden soyutlandı.

2