Asya-Pasifik'te Bitmeyen Satranç

25 Haziran 1950...

Tam 76 yıl önce Kore Yarımadası'nda başlayan savaş yalnızca iki Kore'nin kaderini değiştirmedi. Aynı zamanda uluslararası sistemin de yönünü belirleyen kırılma noktalarından birisi oldu. Tarihe "Soğuk Savaş'ın İlk Sıcak Savaşı" olarak geçen Kore Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki küresel rekabetin ilk doğrudan askerî karşılaşmasıydı. Üç yıl süren savaş milyonlarca insanın hayatına mal olurken, 1953'te imzalanan ateşkes ise gerçek anlamda bir barış getirmedi. Kore Yarımadası bugün hâlâ teknik olarak savaş hâlindedir.

Aradan geçen 76 yıl boyunca dünya defalarca değişti. Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler Birliği dağıldı, Çin küresel ekonominin merkezlerinden biri hâline geldi. Ancak Kore Yarımadası'ndaki güvenlik denklemi büyük ölçüde aynı kaldı. Sınır çizgileri değişmedi, karşılıklı tehdit algıları ortadan kalkmadı ve nükleer silahlar bölgenin en önemli güvenlik başlığı olmaya devam etti.

Bugün Asya-Pasifik yeniden dünya siyasetinin merkezine yerleşmiş durumda. ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet artık yalnızca ticaret savaşlarıyla sınırlı değil; rekabet teknoloji, yapay zekâ, yarı iletkenler, deniz güvenliği, Tayvan ve askerî denge gibi birçok alana yayılmış bulunuyor.

Bu çerçevede ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen ay Çin'e gerçekleştirdiği ziyaret dikkat çekiciydi. Washington ile Pekin arasında ticaret, İran krizi, Tayvan ve Kuzey Kore gibi birçok başlığın masaya yatırılması, iki büyük güç arasında rekabet sürerken diyalog kanallarının da tamamen kapanmadığını gösterdi. Görüşmeler büyük stratejik sorunları çözemese de iki tarafın iletişimi sürdürme iradesi bakımından önemliydi. Özellikle Kuzey Kore'nin nükleer programının yeniden gündemin üst sıralarında yer alması, Pyongyang'ın da dikkatle izlediği gelişmeler arasında.

Tam da böyle bir dönemde Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'un ülkesinin nükleer kapasitesini güçlendirmeye yönelik açıklamalar yapması tesadüf değildir. İlk bakışta bu söylemler yeni bir askerî meydan okuma gibi görünse de satır aralarına bakıldığında farklı bir strateji olduğu görülmektedir.

Kuzey Kore'nin son dönemde nükleer konusundaki açıklamalarını yalnızca askerî perspektiften değerlendirmek eksik kalır. Bunları küresel güç dengelerinde yaşanan değişimlerle birlikte okumak gerekiyor.

Özellikle Rusya ile ABD arasındaki diplomatik temasların yoğunlaşması, İran ile ABD arasında yeni bir diplomatik zeminin oluşabileceğine dair beklentilerin güçlenmesi ve Washington'un aynı anda Çin ile ilişkileri belirli bir denge içerisinde yürütmeye çalışması Pyongyang açısından önemli gelişmelerdir. Çünkü Kuzey Kore uluslararası sistemin tamamen dışında kalmak istemiyor.

Uzun yıllardır ağır yaptırımlar altında yaşayan ülke ciddi ekonomik sorunlarla mücadele ediyor. Devlet bütçesinin ve millî gelirinin önemli bir kısmı askerî harcamalara ayrılıyor. Nükleer programın sürdürülmesi ve konvansiyonel askerî kapasitenin korunması ekonomiyi sürekli baskı altında tutuyor. Bu nedenle Pyongyang açısından güvenlik kadar ekonomik sürdürülebilirlik de önem kazanıyor.

Burada asıl cevaplanması gereken soru şudur: Kuzey Kore neden tam da bugün nükleer kapasitesini artıracağını açıkladı

Elbette bunun bir boyutu Güney Kore ile ABD'nin ortak askerî tatbikatlarına verilen mesajdır. Pyongyang uzun yıllardır bu tatbikatları doğrudan rejimine yönelik tehdit olarak görüyor. Nükleer söylemin sertleşmesi de caydırıcılığı artırmaya yönelik klasik Kuzey Kore stratejisinin bir parçasıdır.

Ancak bunun ötesinde daha önemli bir hedef bulunuyor.

Kuzey Kore ABD ile müzakere masasını yeniden kurmak istiyor.

Bu aslında yeni bir politika değil. Donald Trump'ın ilk başkanlığı döneminde Singapur ve Hanoi zirveleri ile başlayan diplomatik süreç, her ne kadar kalıcı sonuç üretmese de Kuzey Kore açısından uluslararası izolasyonu kırmaya yönelik önemli bir girişimdi. Pyongyang ilk kez uzun yıllar sonra doğrudan ABD Başkanı ile aynı masaya oturmuş, dünya kamuoyunda farklı bir diplomatik görüntü vermişti.

Bugün de benzer bir arayışın izleri görülüyor.

Pyongyang tamamen dışlanmış bir ülke olarak ekonomik sorunlarının çözülmesinin mümkün olmadığını biliyor. Rusya ile gelişen ilişkiler ve Çin'in desteği önemli olmakla birlikte bunlar tek başına yeterli değil. ABD ile kurulabilecek sınırlı da olsa yeni bir diplomatik kanal, yaptırımların hafifletilmesi, insani yardımların artırılması veya bazı ekonomik alanlarda esneklik sağlanması gibi sonuçlar doğurabilir.