Almanya'da 6 Eylül'de Saksonya-Anhalt'ta yapılan eyalet seçiminde aşırı sağcı AfD'nin (Almanya için Alternatif Partisi) yaklaşık yüzde 44 oy alarak tarihî bir başarı elde etmesi, Almanya'daki siyasi dengelerin nereye doğru kaydığını bütün açıklığıyla gösterdi.
20 Eylül'de Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern'de yapılacak seçimler de bu tablonun devam edip etmeyeceği sorusunun cevabı açısından önem taşıyor.
Çünkü Almanya'da yaşanan değişim yalnızca Almanları ilgilendirmiyor. Almanya değişirse Avrupa'nın da değişeceğini herkes biliyor.
Avrupa değişirse Ukrayna savaşının akıbetinin, Rusya ile ilişkilerin ve Amerika ile Avrupa arasındaki güvenlik dengesinin de köklü değişiklikler yaşayacağı su götürmez bir gerçek.
Asıl mesele tam olarak burada.
Berlin'in eski hesapları artık tutmuyor
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'nın Avrupa siyasetindeki yükselişi farklı bir anlayış üzerine kurulmuştu.
Almanya askerî güçten ziyade ekonomiyle büyüyecek, Avrupa bütünleşmesine öncülük edecek ve Amerika'nın güvenlik şemsiyesi altında hareket edecekti.
Doğu ile Batı arasındaki bölünme sona erdikten sonra ise Almanya, Rusya ile ekonomik ilişkilerini geliştirmenin Avrupa'nın güvenliğine katkı sağlayacağını düşündü.
Özellikle enerji alanındaki Rusya bağlantısı bu politikanın en önemli ayaklarından biriydi. Berlin'in hesabı kabaca şuydu:
Rusya, Avrupa ile ticaret yaptıkça karşılıklı bağımlılık artacak, karşılıklı bağımlılık arttıkça da savaş ihtimali azalacaktı. Ukrayna savaşı bu hesabı altüst etti.
Şimdi Almanya bir taraftan Rusya'ya karşı Avrupa'nın savunmasını güçlendirmeye çalışıyor, diğer taraftan enerji ve sanayi maliyetlerinin yükselmesiyle ekonomik sıkıntılarla nasıl mücadele edeceğini kara kara düşünüyor.
İşte bu yüzden AfD'nin yükselişini yalnızca göç ve kültürlerarası savaş üzerinden açıklamak bu nedenle yetersiz kalıyor.
Seçmenin bir bölümü aynı zamanda şu soruları soruyor:
"Rusya ile düşmanlığın Almanya'ya maliyeti nedir AfD'nin yükselişi kime hangi mesajları veriyor"
AfD Ukrayna'ya askerî desteğin azaltılmasını, Moskova ile ilişkilerin yeniden kurulmasını ve Avrupa Birliği'nin bugünkü yapısının gözden geçirilmesini hatta sorgulanmasını savunuyor. AfD Saksonya-Anhalt'taki kampanyasında Ukraynalı mültecilerin statüsünün sınırlandırılmasını bile önerdi.
Almanya'da ekonomi her geçen gün kan kaybediyor.
Enerji fiyatları sanayiyi dolayısıyla üretimi zorluyor.
İşsizliğin kalıcı hale gelmesinden dolayı göç meselesi toplumda ciddi tartışmalara sebep oluyor.
Geleneksel partilere güven gün geçtikçe azalıyor.
Dolayısıyla AfD gibi ırkçı ve Almanya'nın ve Avrupa'nın bütünlüğüne karşı söylemlerle öne çıkan bir parti, bu rahatsızlıkların aynı potada eridiği bir siyasi kanal haline geldi.
Bu durumda Avrupa açısından önemli olan nokta ise şu:
AfD'nin büyümesi, Almanya'nın Avrupa politikasındaki kırmızı çizgileri de tartışmaya açacak mı
Almanya her açıdan Amerika'dan uzaklaşacak mı
Bu sorunun cevabı kısa vadede "hayır".
Almanya'nın NATO'dan veya Amerika ile güvenlik ilişkilerinden bir anda kopması tabi ki beklenmiyor.
Fakat Avrupa'da başka bir şey yaşanıyor:
Amerika'ya bağımlılık artık sorgulanıyor.
Donald Trump döneminde Washington'un NATO'ya yaklaşımı ve Avrupa ülkelerinden daha fazla savunma harcaması talep etmesi, Avrupa başkentlerinde eski güvenlik anlayışının sürdürülemeyeceği düşüncesini güçlendirdi.
Almanya savunma harcamalarını artırmaya ve Avrupa'nın askerî kapasitesini güçlendirmeye yöneliyor.
Avrupa kendi ordusunu ve savunma sanayisini güçlendirmek isterken Almanya'nın iç siyasetinde Ukrayna savaşı ve askerî harcamalara yönelik itirazlar da büyüyor.
Yani Berlin'in önündeki soru artık sadece:
"Amerika bizi korumayı sürdürecek mi" değil.
Bunun yanında:
"Amerika olmadan Avrupa kendisini koruyabilir mi ve bunun maliyetini kim üstlenecek" sorusu da bulunuyor.
Yani Avrupa'nın geleceği aslında doğrudan Berlin'den geçiyor
Çünkü her şeye rağmen Almanya Avrupa Birliği'nin en büyük ekonomisi olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Berlin'deki siyasi değişimin Brüksel'de yankılanmaması mümkün değil.
Bugün Avrupa'da iki farklı eğilim karşı karşıya.
Bir tarafta daha fazla Avrupa bütünleşmesi, ortak savunma ve ortak dış politika isteyenler var.
Diğer tarafta ulusal egemenliği öne çıkaran, Brüksel'in yetkilerinin azaltılmasını isteyen ve Avrupa'nın Rusya ile ilişkilerinde daha pragmatik bir çizgiye dönmesini savunan siyasi hareketler var.
AfD bu ikinci çizginin Almanya'daki en güçlü temsilcisi.
Saksonya-Anhalt sonucu da bu nedenle yalnızca bir eyalet seçimi olarak görülmedi. Avrupa'daki merkez siyasetin karşı karşıya olduğu krizin Almanya'ya da ulaştığını gösterdi.
Bununla birlikte AfD'nin yükselişiyle Avrupa politikasının tamamen değişmesi çok mümkün değil. AfD'nin sadece oylarını artırması yetmiyor. Ya tek başına iktidar olacak sonucu elde etmesi -şimdilik çok uzak ihtimal- ya da koalisyon kurabilmesi ve mevcut siyasi "duvarı" aşabilmesi gerekir.
Şimdilik ana akım partiler AfD ile işbirliğini reddediyor. Ancak oy oranlarındaki istikrarlı artış devam ederse kanaatler değişecektir.
Ukrayna savaşı ne olacak
İşin en kritik başlıklarından birisi de bu.
Almanya, Ukrayna'nın Avrupa'daki en önemli destekçilerinden biri. Şansölye Friedrich Merz, Saksonya-Anhalt seçimindeki ağır siyasi yenilgiye rağmen Berlin'in Ukrayna'ya desteğini sürdüreceğini ve Almanya'nın güvenlik sorumluluğundan geri çekilmeyeceğini vurguladı.
Ancak AfD'nin yükselişi, Ukrayna'ya verilen desteğin artık toplumun tamamında aynı şekilde kabul edilmediğini gösteriyor. Üstelik mesele yalnızca AfD'den ibaret değil.
Savaş uzadıkça Avrupa kamuoyunda "Bu savaş nasıl bitecek" sorusu daha fazla soruluyor. Çünkü Avrupa'nın Ukrayna politikasının temelinde artık yalnızca savaşın nasıl kazanılacağı değil, savaşın nasıl sona erdirileceği sorusu da bulunuyor. Eğer Berlin'deki siyasi baskı artarsa Almanya'nın Kiev'e desteği tamamen kesilmese bile önemli ölçüde azalabilir.

14