Sanık Yalçın Küçük!
Prof. Yalçın Küçük'ün mahkeme salonundaki usta diyaloğu: "Benim mesleğim sanıklıktır" derken, sistem içinde muhalefet yaşamın ne anlama geldiğini mi soruyordu?
Yazar, farklı dönemlerde yargılanan Prof. Yalçın Küçük'ü anlatarak, Türkiye'nin muhalif aydınlarının sistemle olan ilişkisini ve direnişin yaşamsal bir duruş haline gelmesini vurgular. Küçük'ün "sanıklık mesleği" sözü, kronik bir adalet krizi ve belirli kesimlerin hedef tahtasında tutulduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Peki, bu tür yaşamsal direnişi görmezden gelmek, aydınların toplumsal sorumluluk çağrısını hafifletmez mi?
5 yıllık mahpusluğumuzun 2. yılına girmiştik. Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün yargılandığı dava da bizim Ergenekon kumpasıyla birleştirildi. 2010 yılı sonuna doğru Silivri Cezaevi içindeki salonda kurulu 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ifade verme sırası Yalçın Hoca'ya geldi.
Kimlik tespitinde mahkeme başkanı sordu:
-Mesleğiniz nedir
Hoca son derece saygılı duruşla yanıtladı:
-Sanık!
Başkan yanlış anlaşıldığını düşündü, yineledi:
-Yalçın Bey, sanık olduğunuzu biliyoruz. Mesleğiniz ne
Yalçın Hoca tiyatro sanatçısını aratmayacak bir ciddiyetle devam etti:
-Sayın başkan sorunuzu çok iyi anladım ve cevabımı verdim. Benim mesleğim sanıklıktır efendim.
Tutuklu bölümündeki bizler zor bulunur mizahi ortamın tadıyla gülümserken başkan hafiften gerildi:
-Yalçın Bey lütfen mahkemenin ciddiyetini bozmayın, akademisyen mi diyeceksiniz, yazar mı diyeceksiniz, mesleğinizi söyleyin.
Yalçın Hoca önünde uçuşan bir kelebeği incinmeden avlamış gibi iki elini çırptı, devam etti:
-ok güzel ifade ettiniz başkan bey hazretleri, benim mesleğim işte tam da bu saydıklarınızın toplamı. Ben sanıklık ederim efendim. Devletimiz sağ olsun, her olağanüstü durumda beni sanık olarak çağırır, ben de yargılanırım. 12 Mart 71'de, 12 Eylül'de, 1990'larda, 2000'lerde her zaman yargılandım. En uzun ve kalıcı işim sanıklıktır efendim!
Mahkeme başkanı Yalçın Hoca'ya mesleğini söyletemedi.
***Prof. Yalçın Küçük 87 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir süredir demansla cebelleşiyordu. Belki de "yüce gök" onu yaşamının son diliminde "ödüllendirdi"! Her şeye kafa yorma, her konu üzerinde kimsenin aklına gelmeyecek olasılıklar sıralama, dedi!
Kendisini 1980'li yılların sonunda tanıdım. Bulunduğu ortama saniyede kendi rengini veren bir insandı. Devletten aydınlara, siyasetçilerden sanatçılara kadar her kesimle ilgili tezleri vardı. Ne zaman karşılaşsak Cumhuriyet gazetesi üzerine de düşünceleri olurdu!
Onu eleştirecek olanlar soyadı üzerinden yürüdü ama daha çok adı gibiydi.
ODTÜ'nün hemen yanındaki evinin bulunduğu yer yıllar önce Karakusunlar köyüydü. Kitaplarının önsözünü hep bu köyün adıyla noktaladı. Sonra yine o bölgede bir eve geçti; mahalledaşlık yaptık. İngilizceyi, Fransızcayı bu dillerde eser yazacak düzeyde bilirdi. Kürtler üzerine tezi olan bir kişiyle Kürtçe konuşmaya başladığında karşısındaki pes eder, "Sizin kadar iyi Kürtçe konuşamam" derdi!
O kadar ilginç konulara kafa yorardı ki örneğin bir kişinin adından karakter tahlili yapardı. Sonra soyadından karakter tahlili yapardı. En sonunda adını soyadını birleştirir, ayrı bir karakter tahlil ortaya çıkarırdı.

4