Günler öncesinden hazırlıklar yapıldı. Çok önemli bir açıklama yapacağını duyurduğu için fondaşların büyükleri salondaki yerlerini aldı. Nefesler tutuldu. İmamoğlu arkasında "turbun büyüğü" yazılı kürsüye ağır adımlarla çıktı ve herkes beklemeye başladı. Beklediler, beklediler. Tarladaki turplar olgunlaştı. O konuştukça turpların renkleri değişti. Giderek kırmızıya döndü çehreleri.
Roma-Paris gezisi yorgunu kimileri hüsrana uğradı. Çünkü bir türlü dudaklarından ne adaylıkla ilgili bir söz döküldü ne de Beşiktaş Belediyesi'nde patlak veren yolsuzluğu gölgede bırakacak bir ihbar.
İBB'ye açılan birkaç davada bilirkişi olarak çalışan bir görevlinin adının Satılmış olmasıyla bile dalga geçti. 78 kişinin can verdiği korkunç yangındaki yetki ve sorumluluğunu inkar edip, saatler sonra rapor verdiği ortaya çıkan Tanju Özcan'ın avukatlığına dahi soyundu. Fakat bir türlü turbun büyüğünden bahsedemedi.
Kim bilir, belki hakaret etmeyi aydın, yalan söylemeyi gazetecilik sanan bir turp tarlasının ortasında bulunduğu için çaresiz kalmış olabilir.
Oysa "it-basit denkleminde" olduğu gibi söz ustalığının nasıl yapılabileceğine dair oldukça geniş bir birikimi var. Keşke bu birikimi, İstanbul'u dünyanın en kötü trafiği listesinde 1. sıraya taşımayarak, ortadan bir hokus pokus hareketiyle kaybolan yüzlerce aracın nerede olduğunu söyleyerek de gösterebilseydi.
Turplar keşke sadece heybede birikseydi. Toplanıp örgüt kurdular. Gerçek suçu ve suçluları gizleyebilmek için olağanüstü bir tiyatro sergileyerek üstelik.
Eğer örgütlü bir biçimde Ayşe Barım hadisesini

89