Türk futbolu uzun zamandır böyle bir heyecanı, böyle bir ortak sevinci özlemişti. Milli takımın Dünya Kupası'na katılmayı başarması elbette önemli bir eşik. Ancak asıl maraton şimdi başlıyor: Oraya sadece gitmek mi, yoksa gerçekten iz bırakmak mı Çünkü artık başarı kriteri değişmeli. Geçmişte turnuvalara katılmak başlı başına bir hedef olarak görülüyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise bu yeterli değil. Bu ülke daha önce büyük sahnede neler yapabileceğini gösterdi. Dolayısıyla hedefi küçük tutmak, potansiyeli inkâr etmek olur. Gerçekçi ama iddialı bir çerçeve çizmek gerekiyor: Öncelikle grup aşamasını geçmek. Ardından en az bir eleme turu kazanmak. Bu, ne hayal satmak ne de aşırı temkinli olmak demek. Bu, olması gereken standarttır. Turnuva futbolu ligden farklıdır. Hataların bedeli ağırdır, telafisi yoktur. Bu yüzden takımın önce bir oyun kimliği olması gerekir. Ne oynadığını bilen, sahada neyi amaçladığını net şekilde ortaya koyan bir yapı... Gereksiz risklerden uzak, savunma disiplini güçlü, geçişleri etkili bir oyun anlayışı bu seviyede en büyük silah olacaktır. Ama iş sadece taktikle bitmiyor. Belki de en kritik mesele zihinsel dayanıklılık. Bu takımın geçmişte en çok zorlandığı konu da tam olarak buydu: büyük maçlarda gösterilen yüksek performansın, daha "ulaşılabilir" görünen rakiplere karşı sürdürülememesi. Dünya Kupası gibi bir sahnede bu dalgalanmaların yeri yok. Konsantrasyon, sabır ve baskı yönetimi en az yetenek kadar belirleyici olacak. Kadro tercihleri de belirleyici bir diğer unsur. İsimlerden bağımsız, formda olanın oynadığı; rollerin net şekilde tanımlandığı bir yapı kurulmalı. Genç oyuncuların enerjisi ile tecrübeli isimlerin soğukkanlılığı dengelenebilirse ortaya çok daha dirençli bir takım çıkar. Sonuç olarak mesele artık katılım değil, rekabet. Bu milli takımın hedefi, "orada olmak" değil, "orada kalmak" olmalı. Ve eğer doğru adımlar atılırsa, neden yeni bir hikâye yazılmasın

10