Ankara ne düşünüyor!

Ortadoğu yeniden alevlerin içinde.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç kısa sürede bölgesel bir gerilim hattına dönüştü. Füze hatları uzuyor, vekil güçler sahaya sürülüyor, hesaplaşma genişliyor. Bu ateş çemberinin tam ortasında ise dikkat çekici bir gerçek var. Türkiye savaşın tarafı değil ama krizin merkezinde duran en kritik ülkelerden biri.

Sebebi açık..

Türkiye hem bu savaşın etkilerini doğrudan hissedecek kadar yakın hem de krizin kontrolden çıkmasını engelleyebilecek kadar güçlü bir diplomatik ağırlığa sahip.

Beştepe ve onun iradesinin sahadaki yansıması olan Dışişleri Bakanlığı gelişmeleri yakından izliyor. Sınır güvenliğini güçlü biçimde koruyor. Aynı zamanda daha büyük bir bölgesel savaşın önüne geçebilmek için diplomasi kanallarını açık tutuyor.

Türkiye açısından mesele yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim değil. Kontrolsüz biçimde büyüyen bir savaş bütün Ortadoğu'yu içine çekebilir. Böyle bir senaryo enerji hatlarından küresel ticarete kadar dünya ekonomisini sarsacak bir zincirleme etkiye neden olabilir.

Bu yüzden Türkiye, gerilimin büyümesini yalnızca bölgesel bir sorun olarak değil, ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor.

Ankara'nın önceliği net!..

Bu krizin tüm bölgeyi içine alan bir savaşa dönüşmesini engellemek.

Türkiye bu nedenle sivillerin korunmasını ve acil bir ateşkesi savunuyor. Ateşkes yalnızca insani kayıpları durduracak bir adım değil. Aynı zamanda diplomasinin yeniden devreye girebilmesinin de ön şartı.

Aslında Türkiye'nin bugün sahip olduğu en önemli güç askeri değil, diplomatik kapasitesidir. Ankara, kriz anlarında herkesle konuşabilen nadir bir cevher. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta kurulan diplomatik kanallar bunun en somut örneklerinden biriydi. Aynı şekilde Somali ile Etiyopya arasında yürütülen süreç de Türkiye'nin arabuluculuk kapasitesini ortaya koydu.

Bugün de benzer bir tablo var. Türkiye Washington'la konuşabiliyor. Tahran'la konuşabiliyor. Bölgedeki aktörlerle temas kurabiliyor. Bu erişim ve güvenilirlik kriz zamanlarında tansiyonu düşürebilecek en önemli güçlerden biridir.

Türkiye'nin yaklaşımı açık.

Savaşlar askeri yöntemlerle başlar ama kalıcı çözümler diplomasiyle kurulur.

Bu tabloda Ankara'nın bir başka önemli rolü de NATO içindeki konumudur. Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan hatta Türkiye, ittifakın en kritik ülkelerinden biridir. Orta Doğu ve Balkanlar da eklendiğinde Türkiye'nin jeopolitik ağırlığı daha da net ortaya çıkar.

Türkiye yalnızca güvenlik tüketen bir ülke değildir. Güvenlik üreten bir ülkedir. NATO'nun en güçlü ikinci ordusuna sahip olan bir ülkenin savunma iş birliklerinde daha fazla dayanışma beklemesi de son derece doğal bir durumdur.

Sahada dikkatle izlenen bir başka başlık ise İran'daki çatışma ortamına bazı Kürt grupların dahil edilme çabasıdır. Irak ve İran'daki bazı grupların bu çatışmaya çekilmeye çalışıldığı görülüyor.

Böyle bir girişim bölge açısından son derece tehlikelidir.

Bölge tarihi, bu tür oyunların nasıl sonuçlandığını defalarca gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail dışında bölgede herhangi bir etnik veya dini grupla kalıcı stratejik ilişki kurduğu örnek neredeyse yoktur. Dönemsel çıkarlar değiştiğinde politikalar da değişir.

Son on yılda Suriye'de yaşananlar bunun açık bir örneğidir. PKK'nın uzantısı olan YPG ile kurulan taktik ortaklık bölgedeki Kürtler açısından kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmedi.

Bugün bazı grupların ABD ve İsrail adına yeni bir çatışmanın parçası haline getirilmesi yalnızca bölgeyi daha büyük bir kaosa sürükler. Dahası bu girişim Türkiye'de güçlenen Türk-Kürt kardeşliğini hedef alan bir provokasyon anlamına gelir.

Bir başka hassas başlık da Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkidir. İki ülke arasındaki bağ sıradan bir diplomatik ilişki değildir. "Tek millet iki devlet"