Vatanımızı savunmak isterken köylerimizi kaybetmişiz haberimiz yok!

Vatanımızı savunmak isterken köylerimizi kaybetmişiz haberimiz yok!

MUHAMMET KUTLU

Beni tanıyanlar bilir. Düpedüz milliyetçi, vatansever, mukaddesatçı bir kişiliğim vardır. Özetle "Vatan, Millet, Sakarya" anlayışında biriyimdir.

İnsan Sakaryalı da olunca, "Vatan, Millet, Sakarya" da onun bir tür tanımlayıcı sloganı gibi bir şey oluyor.

Dolayısıyla bir gazeteci yazar olarak, elimden geldiğince vatanımı, milletimi, devletimi, maneviyatımızı başta emperyalist dış güçler olmak üzere her türlü saldırganın saldırılarından korumaya çalışıyorum. Gücüm yettiğince

Biliyorsunuz emperyalist saldırıların ardı arkası kesilmiyor bu bölgede. Biri bitmeden öbürü başlıyor karanlık güçlerin karanlık ve hain saldırılarının. Irak, Suriye, Azerbaycan, Libya, Filistin, Gazze, bitmiyor saldırılar.

Eski Osmanlı hinterlandında yapacakları her türlü operasyonda merkez devlet Türkiye'yi tehdit olarak algıladıklarından, çevre ülkelere yapılan operasyonların her zaman daha fazlası ülkemize yapılıyor.

Ülkemizi çevresinde olan bitenle ilgilenemeyecek kadar meşgul ve mecalsiz bırakmak, en önemli taktikleri. Çoğunu yaşayarak görüyoruz zaten.

Sakaryalıyım dedim ya, Sakarya'nın da Akyazı ilçesinde, Saman Dağları eteğinde bulunan cennet gibi bir köyündenim. Köyündendim yani. Artık köy möy kalmadı çünkü.

Dediğim gibi, Ankara'da sürdürdüğüm meslek hayatım boyunca cennet köyüme ne kadar fazla gidemesem de köyümün orada durduğunu, bir gün param ve halim vaktim olduğunda köyüme döneceğimi düşünür, avunurdum.

Pek çok dostum, arkadaşım bilir. Emeklilik yıllarında küçük çaplı tarım, hayvancılık yapıp harçlığımı, ailemin iaşesini çıkarırım diye düşünür, herkese ballandıra ballandıra hayallerimi anlatırdım.

Sonra, Türkiye'deki büyükşehirlerin sınırları içindeki köylerin statüsü, 12 Kasım 2012'de çıkartılan bir yasayla mahalleye dönüştürüldü. 16 binden fazla köyü etkileyen bu düzenleme 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra yürürlüğe girdi.

Yasa, öncelikle başta su olmak üzere doğal kaynak ve zenginliklerin köyleri mahalleye dönüştürerek Büyükşehirlere aktarmayı amaçlıyordu.

Öyle de oldu. Ama bununla kalmadı. Yüzlerce yıllık köylerin ortak mallarına, arsalarına, dedelerinin, atalarının "günü gelir lazım olur" diye dokunmayıp köy ortak malı olarak korudukları arazilere, bahçelere el konuldu.

Sonra daha tuhaf şeyler oldu. Köyler mahalle oldu diye, bildiğimiz dağın eteğindeki köylerde atadan dededen beri yapıla gelen hayvancılık, tavukçuluk kısıtlandı, yasaklandı. Büyükşehirlere bağlandıkları için dünya kurulduğundan beri dağın başında, eteğinde bulunan köyler, sanki oradan taşınıp şehrin bitişiğine yerleşmiş muamelesi gördü.

Köydeki Hasan amcamız, Ayşe teyzemiz iki inek, on tavuk besleyemeyecek hale düşürüldü.

Bildiğimiz dağ köyleri, orman köyleri de büyükşehirlerin mahallesi yapıldı. Sularına son damlasına kadar el konuldu. Kalın kalın borularla damarlarındaki bütün sular merkeze akıtılmaya başlandı.

Bununla da kalmadı. Orman köyleri, kurulduğundan beri var olan bazı imtiyazlarını, haklarını da bir bir kaybetti. Ormandan, meralardan yararlanmalarına sınırlama getirildi.

Sonra Büyükşehirlerden gelenler topraklarını bir bir almaya başladılar. Toprakları alan kalantorlar, işlerini kitabına uydurup, kırsal bölgelerde yapılmaması gereken koca koca siteler, şatolar dikmeye başladılar.

Köyler köylükten çıkalı çok oldu. Kırsallıktan da çıkalı çok oldu. Köye son gittiğimde bir sokaktan geçerken kaybolduğumu hissettim. Sağlı sollu kondurulmuş evlerin hiçbirini tanımıyordum. Tuhaf bir yabancılık yaşadım. Oysa orada doğup büyümüştüm. Orası benim her zaman sığınabileceğim yeşil limanımdı.

Şimdi bakıyorum, gençlik yıllarımızda elde tüfek av peşinde koşturduğumuz o fındık bahçeleri birer-ikişer dönüme bölünüp satılmış, her parsele ikişer villa yapılmış.