Terörün en şiddetli olduğu yıllardan ağlatan bir anekdot

Terörün en şiddetli olduğu yıllardan ağlatan bir anekdot

MUHAMMET KUTLU

Osmanlı bakiyesi bu topraklarda yaşama tutunmaya çalışan bu necip millet, şeytani emperyalist güçlerin üzerine saldığı her türlü terör belasını yaşayarak, türlü saldırılar ve komploları savuşturarak bu günlere geldi.

1990'lı yıllarda, oğlu doğu ve güneydoğu bölgelerinde askerlik görevini yerine getiren anaların yüreğine düşen kor, kınalı kuzuları sağ salim terhis olup eve dönene kadar yaşlı gözlerine uykuyu haram ederdi.

Binlerce evin ortasına evlatlarının şehit haberiyle düşen ateş ise hiç sönmedi.

Askerlik görevini işte bu 1990'lı yıllarda yedek subay olarak Güneydoğu'daki bir ilimizde yerine getiren bir arkadaşımın, yıllar sonra bir sohbetimizde benimle paylaştığı bir hatırası, o ateşten yıllarda yaşananlara ilişkin önemli ipuçları veriyordu.

Bu nedenle arkadaşımın ismini ve olayın geçtiği yerin adını vermeden, doğrudan anlattıklarını size aktarmak istiyorum:

Doksanlı yılların ilk yarısında PKK'lı teröristlerin baskın yapıp 10'un üzerinde vatandaşımızı şehit ettiği, evleri yaktıktan sonra yaşları 13 ile 17 arasında değişen çocukları zorla ailelerinden koparıp götürdüğü bir köyümüz vardı birliğimizin sorumluluk bölgesinde.

Her yıl olayın yıldönümünde orada askeri ve mülki erkanın katılımıyla anma töreni düzenleniyormuş. O yıl düzenlenecek tören öncesinde güvenliği sağlamak amacıyla bizim bölükten biri benimki olmak üzere iki tim geceden köye hakim tepelere konuşlanma emri aldı.

Akşamüzeri birliğimizden ayrılarak yaklaşık 25 kilometre arazide yaya olarak intikal edip geceden köyün üzerindeki tepelere vardık.

Kış aylarına giriyorduk. Henüz kar yağmamakla birlikte hava soğumuş, aralıklarla yağan buz gibi yağmurlar karın gelişini haber veriyordu. Köye yaklaşırken yağmur tekrar başladı. Köyün üzerindeki iki tepeden birine benim timim, diğerine ise öbür tim yerleşti.

Önce karanlıkta el yordamıyla taşlar bulup dizerek her üç askere bir tane olacak şekilde geçici mevziler yaptık. Daha mevzileri yaparken hepimizin elleri soğuktan donmaya başlamıştı. Askerlerime yağıştan korunmaları için panço dediğimiz ve ikisi bir araya getirilip birbirine eklendiğinde "Köpek çadırı" denilen mini çadıra dönüşen yağmurluklarını üzerlerine geçirmelerini emrettim. Ben de öyle yaptım.

Bu pançolar hesapta yağmurdan korunmak üzere dağıtılırdı ama o yıllarda bunlar bildiğimiz alelade kamuflaj desenli kumaştan yapılıyordu. Dolayısıyla yağmurdan hiç korumuyordu.

Tepenin etrafını çember şeklinde çevreleyen mevzilerimizi tamamladıktan sonra askerleri yerleştirdim. Soğuktan donmamaları için birbirlerine sıkı sıkı sokulmalarını ve uyumamalarını emrettim. Arada uyuyan olursa da diğer arkadaşları dürterek uyandıracaktı.

Ben de köyü gören bir mevziye iki askerimle birlikte yerleştim. İliklerimize işleyen o soğuk yağmur, gecenin ilerleyen saatlerinde sulu kara dönüştü. Sabaha karşı 03.00 sularında ise sulu kar bildiğin kara dönüştü. Öne ince ince yüzümüzü tırmalayarak yağan doluya benzer kar, sonraları lapa lapa yağmaya başladı. Bir gecede hemen bütün hava olaylarını üzerimizde yaşamıştık. Kar yağışı altında birbirimizi dürte dürte sabahın olmasını bekledik.

Ne kadar uğraşsak da ben dahil çoğumuzun sabaha doğru içi geçmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla irkilerek uyandım. Kar hâlâ devam ediyordu. Her yer en az bir karış karla kaplanmıştı. Hemen mevzilere baktım. Askerlerim görünmüyordu. Uyku sersemliğiyle ayağa fırladım. Bir yandan aklıma Birinci Dünya Savaşı'nda Sarıkamış'ta kar altında donarak şehit olan on binlerce asker geldiği için panikle mevzilerin içinde birbirine sokularak karın altında kaybolmuş askerlerimi yoklamaya, dürterek uyandırmaya çalıştım.

Allah'tan hepsi sapa sağlamdı. Hiçbiri donmamıştı. O ruh haliyle hiçbirine bir şey olmamasından dolayı hıçkırmamaya çalışarak ağlamaya başladım. Askerler görmesin diye de tepenin en kenarına gidip köye bakıyormuş gibi yaptım.

Bir yandan askerlerimi bana ve ailelerine bağışladığı için Allah'a şükrediyor, bir yandan da gözyaşlarımın dinmesini bekliyordum.

Saat sabah 05.00 sularıydı. Birdenbire köyden bize doğru ağır ağır gelen üç-dört kişiyi gördüm. Yürüyüşlerinden köyün yaşlıları olduğu anlaşılıyordu. Neden geldiklerini anlamaya çalışıyordum.