Necmettin Erbakan, 28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'ne başbakanlık yaptı. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin kurduğu "Refahyol" hükümetiydi.
Erbakan'ın sembolik tercihleri bugün daha da anlamlı: Başbakan olduktan sonra ilk yurt dışı ziyaretini İran'a, ilk yurt içi ziyaretini ise Konya'ya yaptı.
Tahran ziyareti sırasında, Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla milyarlarca dolarlık doğal gaz boru hattı anlaşması imzalandı. Erbakan, "Milli Görüş" vizyonu çerçevesinde Müslüman ülkelerle ekonomik iş birliğini artırmayı hedefliyordu. Bu hedefin somut adımlarından biri, G-7'ye alternatif olarak kurulan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) oldu. Erbakan'ın dış politikada İran ile kurduğu bu yakın ilişki, enerji iş birliğini bölgesel bir stratejiye dönüştürme çabasıydı.
Konya ziyareti ise başka bir yönüyle hatırlanır: Erbakan'a hediye edilen bir tüfekle ilgili basına verdiği cevap hâlâ dilden dile dolaşır: "Biz kimseyi vurmak için gelmedik, hizmet için geldik."
Bugün, İran ve Körfez arasında ateşle oynanan bir oyunun ortasındayız. Erbakan'ın İran ile kurduğu o enerji köprüsü, bugün farklı bir gerilim hattına dönüşmüş durumda. Ve "hizmet için geldik" diyen bir siyaset anlayışının tam karşısında, ABD ve İsrail'in"vurmak" üzerine inşaa ettiği bir pazarlık senaryosu var.
Şimdi gelin, Merhum Erbakan Hocamızın tarihsel alıntısından sonra mesaj kutuma gelen bir makaleye kendi görüş ve tespitlerimizi de ekleyerek meseleye biraz daha yakından bakalım.
Evet kıymetli bir albayım mesaj gönderdi. Yıllardır yazdıklarımız, çizdiklerimiz, programlarımızda bölgeyle ilgili ekranlara taşıdıklarımız işte burada özetleniyor ama kimin yazdığı belli değil. Araştırdım, o makale Dr. İlhami Pektaş'ın kaleminden çıkmış. İşte tam da bu noktada masama düşen o yazı, bölgede yıllardır üzerinde durduğumuz, defalarca uyardığımız, anlatmaya çalıştığımız meselelerin bir özeti aslında. Onun tasvir ettiği çerçeve, bugün yaşananların ne kadar derin ve ne kadar öngörülebilir olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Herkes Trump'ın tehdidine bakıyor. Ben İran'ın cevabına bakıyorum. Çünkü o cevabın içinde kimsenin görmediği bir felaket var.
Trump'ın İran'a tanıdığı süre, artık bir diplomatik pazarlık takviminden çok bir geri sayım gibi işliyor. "Hürmüz Boğazı açılmazsa elektrik santrallerini vuracağız" sözü havada asılı duruyor. İran ise cevabını çok net, çok soğukkanlı ve çok tehlikeli bir şekilde verdi:
"Enerji altyapımız vurulursa, bölgedeki tüm enerji tesisleri, tuzdan arındırma tesisleri ve bilgi teknolojisi altyapısı hedef alınacaktır."
Bu üç kelime, "tuzdan arındırma tesisleri", aslında bütün senaryonun kilit taşı. Bu cümle, sadece bir misilleme değil; aynı zamanda "bizim enerjimizi vurursanız, ben sizin hayatınızı vururum" demektir. Çünkü Körfez'de hayat dediğiniz şey, elektriğe, elektrik dediğiniz şey ise suya bağlıdır.
Körfez ülkeleri çöl coğrafyasında nehirsiz, gölsüz, yağmuru neredeyse olmayan bir bölge. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn... İçme suyunun neredeyse tamamı tuzdan arındırma tesislerinden sağlanıyor. Deniz suyunu arıtıyorsun, içilebilir hale getiriyorsun. Peki bu tesisler neyle çalışıyor Elektrikle.
Elektrik kesilirse su üretimi durur. Su üretimi durursa milyonlarca insan günler içinde susuz kalır. Çöl sıcağında susuz kalan bir şehir ise yaşanmaz hale gelir.
Ama bu sadece başlangıç.
Petrol üretimi de elektriğe bağlı. Petrol yerin altından kendi kendine çıkmıyor. Pompalar, rafineriler, boru hatlarındaki pompa istasyonları... Her şey elektrikle çalışıyor. Elektrik kesilirse üretim de durur, işleme de, taşıma da. Yeni bir santral inşa etmek ise 3-5 yıl, büyük kapasitelilerde 5-10 yıl sürer. Bu demektir ki Körfez yıllarca üretim yapamaz. Petrol fiyatları tarihin en yüksek seviyelerine fırlar, dünya ekonomisi durma noktasına gelir.
Hastaneler de aynı kaderi paylaşır. Elektrik kesildiğinde ilk ölenler fişe bağlı hastalar olur: yoğun bakımdakiler, solunum cihazına bağlı olanlar, diyaliz hastaları, kuvözdeki bebekler. Jeneratörler var ama yakıtları sınırlıdır; saatler içinde biter. Ardından hastaneler karanlığa gömülür.
Gıda zinciri de çöker. Körfez ülkeleri gıdanın büyük kısmını ithal eder. İthal edilen ürünler soğuk hava depolarında saklanır. Elektrik kesilirse, 50 derece sıcaklıkta soğuk zincir kırılır. Et, süt, ilaçlar, aşılar bozulur. Milyonlarca ton gıda günler içinde çöpe döner. Yeni gıda getirmek için lojistik gerekir, lojistik için yakıt gerekir, yakıt için elektrik... Döngü kırılır, her şey durur.
Finans sistemi ise belki de en kırılgan noktalardan biri. Dubai, bölgenin finans merkezi. Bankalar, veri merkezleri, borsa, uluslararası şirketlerin bölge ofisleri... İran'ın "bilgi teknolojisi altyapısını hedef alacağız" sözü doğrudan buraya yönelik. Veri merkezleri vurulursa bankacılık durur, borsa kapanır, dijital varlıklara erişim kesilir, uluslararası transferler yapılamaz. Dubai'yi Dubai yapan finans ve lojistik merkezi olmasıdır; ikisi de elektrik ve IT altyapısına bağlı. Bu güveni yeniden inşa etmek, fiziksel tesisleri inşa etmekten çok daha uzun sürer.
Şimdi bütün bunları bir araya koyun:
Su yok. Elektrik yok. 50 derece sıcakta klima yok. Hastaneler karanlıkta. Gıda stoku bozulmuş, soğuk zincir kırılmış. Petrol üretimi durmuş, gelir yok. Finans sistemi çökmüş, bankalar çalışmıyor.
Körfez ülkeleri çöl ülkeleridir. Onları yaşanabilir kılan tek şey, bu altyapıdır. Altyapı yok edildiğinde geriye çöl kalır. Ve çöl yaşanmaz.
Trump, İran'ın elektriğini vurmakla tehdit ediyor. İran ise karşılık olarak Körfez'i vurmakla tehdit ediyor. Daha önce rafineriler vuruldu, LNG tesisleri vuruldu, bunlar tamir edildi.

3