Üç kıtanın sırtında yükselen saltanat

Tarih, yalnızca zaferlerin değil, aynı zamanda mazlumların kanları, gözyaşları ve alın terleriyle yazılmış acı sayfaların da adıdır. Bugün kendisini medeniyetin, insan haklarının ve özgürlüklerin temsilcisi olarak takdim eden Batı'nın yükseliş hikâyesi dikkatle incelendiğinde, bu yükselişin arkasında üç büyük kıtanın acıları, sömürülen servetleri ve dökülen kanları görülmektedir. Amerika, Avustralya ve Afrika... Bu üç kıta, modern Batı'nın ekonomik, siyasi ve askerî gücünün inşa edildiği en büyük sömürü coğrafyaları olmuştur.

Amerika: Soykırım Üzerine Kurulan Yeni Dünya

Amerika kıtasının keşfi olarak anlatılan süreç, gerçekte milyonlarca yerlinin hayatına mal olan büyük bir işgal hareketidir. Orası zaten biliniyordu. Ancak haçlı Siyonist çetesi, her zaman her yerde olduğu gibi bu kıtaları işgallerini dünya insanlarına "coğrafi keşif" olarak lanse etti. Yüzyıllar boyunca Kızılderili halklar sistematik biçimde katledilmiş, yaşadıkları topraklardan sürülmüş, açlık, savaş ve salgın hastalıklarla yok olmanın eşiğine getirilmiştir.

Tarihçiler, savaşların yanında çiçek hastalığı gibi salgınların da bizzat birer biyolojik silah olarak kullanıldığını delilleriyle ortaya koymaktadırlar. Bu sinsi kimyasal ve biyolojik silahlar, fiziki silahlardan çok etkin bir şekilde yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar oluşturmuştur. Sonuçta milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, kadim medeniyetler tarihin sessiz sayfalarına gömülmüştür. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin üzerinde yükseldiği toprakların büyük bölümü, bir zamanlar o kıtanın gerçek sahiplerine aitti.

Avustralya: Sessiz Bir Soykırım

Benzer bir trajedi Avustralya'da yaşandı. Aborjin halkı yalnızca topraklarından edilmedi; uzun yıllar boyunca insan yerine konulmayan, kültürü yok edilmeye çalışılan ve nüfusu her vesileyle yok edildi. Avusturalya'nın sonu da Amerika kıtasındaki yerli halklardan pek farklı olmadı. Bir milletin sadece insanları değil; dili, kültürü, hafızası ve geleceği de hedef alındı. Bugün birçok kişi Avustralya'nın doğal güzelliklerini konuşurken, o toprakların altında unutulmuş büyük bir insanlık dramı yatmaktadır.

Afrika: Bitmeyen Yağmanın Kıtası

Ancak Batı sömürgeciliğinin en ağır yükünü taşıyan kıta hiç şüphesiz Afrika olmuştur. Yüzyıllar boyunca milyonlarca Afrikalı ailelerinden koparıldı. Zincirlere vurularak okyanusları aşan köle gemilerine dolduruldu. Bunlardan açlık, havasızlık veya hastalık sebebiyle telef olanlar, balık yemi gibi okyanusların sularına bırakıldı. Geriye kalan insanlar köle pazarlarında birer meta gibi satıldı; aileler parçalandı, şehirler boşaltıldı, toplumların üretim gücü yok edildi. Geri kalan kısmının da yeraltı yerüstü tüm zenginliklerine el koyarak yıllarca talan edildi ve halen de edilmektedir. Batının sömürü çarkı sürgit devam etmektedir.

Köle olarak götürülemeyenlerin önemli bir kısmı savaşlarda, baskılarda ve sömürge düzeninin ağır şartlarında hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise kendi yurtlarında dahi gerçek anlamda özgür olamadılar. Aslında onlar da yine batılı zalimlerin köleleri misali karın tokluğuna çalıştırılmaya devam ettiler. Sünger toplama, maden ocaklarında çalışma bazen 5-10 yaşından itibaren başlıyordu. Batılıların koyduğu limit kadar çalışamayan nice çocuklar gençler elleri kolları kesilerek ömür boyu sakat bırakıldılar. Bugün hala kara kıtada batasıca batının o karanlık izleri devam etmektedir.

Afrika'nın altınları, elmasları, uranyumu, petrolü, kobaltı, bakırı, kısacası tüm değerli madenleri batılı baronlar veya devletlerin eline geçti. Kıtanın, bakir ve bereketli toprakları uzun yıllar boyunca dış güçlerin kontrolüne geçti. Yeraltı zenginlikleri Afrika'nın değil, sömürgeci devletlerin sanayisini ve ekonomisini besledi.

Şimdilerde yer yer sömürge yönetimleri büyük ölçüde sona ermiş görünse de, gerçekte pek değişen bir şey yoktur. Batıya olan ekonomik bağımlılık, adaletsiz ticaret düzeni, sosyokültürel emperyalizm aynen devam etmektedir. Batı kaynaklı dış müdahaleler ve doğal kaynaklar üzerindeki uluslararası rekabet nedeniyle Afrika'nın birçok bölgesinde sömürünün farklı biçimlerde sürdüğü dost düşman herkesçe bilinmektedir.

Medeniyet Söylemi ve Tarihin Vicdanı

Tarih bize önemli bir hakikati göstermektedir: Bir medeniyet, yalnızca ürettiği teknolojiyle değil; mazluma karşı sergilediği adaletle ölçülür. İnsan haklarını savunduğunu söyleyenlerin geçmişte işledikleri büyük zulümlerle yüzleşmeleri, insanlığın ortak vicdanı açısından önemlidir. Güç, adaletle birleşmediğinde sömürüye dönüşür; medeniyet söylemi ise inandırıcılığını kaybeder.

Her Firavun'un Karşısında Bir Musa Vardır

Kur'ân'ın bize öğrettiği en büyük hakikatlerden biri şudur: Zulüm sonsuza kadar sürmez. Firavunlar ne kadar güçlü görünürse görünsün, sonunda tarih sahnesinden silinirler. Nice zalim imparatorluklar kurulmuş, fakat hiçbiri ebedî olmamıştır. Halk arasında söylenen şu söz bu gerçeği veciz biçimde ifade eder: "Bütün çocuklar öldürülse bile mutlaka bir Musa hayatta kalacaktır." Bu söz, zulmün karşısında umudun hiçbir zaman tükenmeyeceğini anlatmaktadır.

Kur'an'ı Kerim'in tarihin derinliklerinden seçerek bize numune-i misal olarak sunduğu bu kıssalarda; tüm insanlık için elbette çok önemli mesajlar vardır. Evet, Allah (cc) kıyamete kadar gelecek tüm firavunlara, nemrutlara diyor ki; "Ey zalimler sonunda siz kaybedeceksiniz ve benim mazlum, mağdur ama müttekî kullarım kazanacaklardır. Zira Hak hep üstündür, asla mağlup olmaz." Diğer yandan tüm mazlumlara da müjde verip diyor ki: "Ey benim salih ve müttekî kullarım, hak dava üzere sebat edin, azmedin ve sabredin, sonunda kazanacak olanlar sizlersiniz.