Hesap verilebilirlik...

Mine Esen
Bugün
14

Göz göre göre gelen krizlerimize bir yenisi daha eklendi. İktidarın yakın çemberindeki isimlerin de adının karıştığı fon krizine yönelik iddialar dudak uçuklatıcı. Yüksek getiri umuduna kapılan yüz binlerce mağdur yurttaşın alacakları konusunda ise belirsizlik sürüyor. Yaşananların finansal sistemin boşluğundan mı, yapısal eksikliklerden mi, kontrol mekanizmalarının işler olmamasından mı kaynaklandığı soru işaretlerinin merkezinde. Tıpkı, şişirilmiş balonun kaymağını yiyip çöküş öncesi fısıltıların kulaklara üflenip krizden dev kârla çıkanların kim olduğu, kimlerden bu bilgileri aldıkları gibi... Kimi iddiaya göre duyulanlar buzdağının görünen kısmı.

İktidar pek çok kriz başlığında yaptığı üzere, yine sorunun kaynağında sorumluluğu yokmuş tavrında. Ne diyorlar; "Soruşturmayı başlattık", tamam iyi, güzel de bu noktaya gelene kadar ilgili kurumlar, yetkililer, denetçiler neredeydi... Herkes oradaydı ama görmedim, duymadım havası devam. Vurgun iddiasının AKP genel başkan yardımcılığı gibi üst düzey görevde olan isme, ailesine kadar uzandığı noktada, bu kişinin cumhurbaşkanı ve parti liderine atıfla "Affımı istedim" diyerek yaptığı açıklama iktidarın yurttaş önünde hesap verilebilirliği, adalete güven tesisi açısından yeterli midir sorusunun yanıtı önemlidir.

Fon vurgunu iddiasını sadece mali etkileri açısından ele almamak gerekiyor. Kriz, ülkemizde demokratik, hukuk devleti ilkeleri çerçevesindeki aşınmaların, hesap verilebilirlik, liyakate yönelik eksikliğin yarattığı sorun dalgalarının sonuçlarından. Etik, ahlaki yozlaşmanın, çürümenin göstergelerinden. Birilerinin sadece "güç merkezine" sırtına dayamasının verdiği rahatlıkla, kraldan çok kralcı olmasıyla, "yandaşlık" müessesesinin kendisine sağladığını düşündüğü konfor alanıyla, bana kimse hesap sormaz, yanıma kâr kalır bakışıyla örülü kirli bir sistem.

Fon krizinde bahsi geçen rakamlar ülke bütçesiyle kıyaslandığında "Ne kadar çok kaynağımız varmış, nerelere gidiyormuş" dedirtecek türden. Emekli ve emekçinin yaşam mücadelesini, asgari ücretin yetersizliğini düşünürsek krizin toplumda yarattığı derin eşitsizlik, adaletsizlik hissiyatını görmemek, anlamamak imkânsız.

Girişte dediğimiz gibi göz göre göre gelen krizlerin peşini bırakmadığı bir ülke tablosunun içine çekiliyoruz. Yurttaş yorgun, ekonomik krizden beli bükük. Buradan çıkışın yolu ne derseniz, çözüm belli; Güçler ayrılığı ilkesine gölge düşürülmeden, muhalefeti susturma/ baskılama siyaseti izlemeden, şeffaflığa, liyakate, akıl-bilime set çekmeden sorunların temel kaynağına inmek. Bunu yaparken de millet iradesine, sandığa saygı göstermek, hesap verebilir olmak. Aksi zaten öngörülemezlik labirentinde dolanıp durmak, hatta kaybolmak demek.