Türkiye-Azerbaycan kenetlenmek zorundadır...

"Tek millet, iki devlet" doktrinini sıradan bir retorik zannedip arkasındaki rasyonel mekaniği okuyamayanlar, en ufak bir diplomatik rüzgârda hemen kriz çığırtkanlığına soyundu.

Türkiye ile Azerbaycan arasında son dönemde kamuoyuna yansıyan dalgalanmalar, aslında iki egemen devletin doğal çıkar örtüşmesi veya ayrışması sürecinden başka bir şey değildir. Sosyal medya üzerinden körüklenen bu yapay gerilimi, iki ülkenin stratejik körlük yaşayan "Fitne fücurları" üzerinden sıra dışı bir perspektifle masaya yatırmak gerekiyor.

Bizim kimi çevreler Azerbaycan'ı Türkiye'nin bir vilayeti zannetme körlüğü içinde ele alarak ideolojik ajandalarımızı hayata geçirme mecburiyetinde imiş kabilinden derin bir yanılgının içine düştüler. Bakü'nün eğitimde, uluslararası ilişkilerde kendi ajandası bulunduğunu ve bunu uygulamada hür ve müstakil bir devlet olduğunu göz ardı ettiler. Azerbaycan'ın BM Genel Kurulu gibi platformlarda kendi millî çıkarları doğrultusunda takındığı pragmatik tutumlarını, Türkiye'ye bir "başkaldırı" veya "ihanet" gibi okuyup sosyal medyada tahkir ve aşağılama kabili tezviratta bulundular.

Oysa biz Türk dünyası çalışanlar biliyoruz ki bu ülkelerde bazı şeylerin hemen hayata geçirilmesi zordur, uzun soluklu bir yürüyüş gerektirir. Bu ülkeleri henüz tanıyanlar bu coğrafyalarda tarih boyunca ne yaşandığını hangi badirelerden geçildiğini tahayyül dahi edemezler.

Azerbaycan, Güney Kafkasya'da Rusya ve İran gibi iki devasa ve öngörülemez aktörle komşudur. Kendi iç güvenliğini, seküler yapısını ve askerî dengelerini korumak adına attığı adımlarda özgürdür. Bunu net bir şekilde anlamamız gerekir. Herkes şu gerçeği iyi bilmelidir. Azerbaycan dostumuzdur, kardeşimizdir, müttefikimizdir, komşumuzdur lakin kendi iç dinamikleri olan, uluslararası ilişkilerde kendi denklemleri bulunan müstakil bir devlettir.

Bugün gerek sosyal medya gerekse konvansiyonel medya üzerinden Bakü'nün iç işlerine müdahale etmeye kalkışmak, iki ülkenin 500 milyon doları aşan devasa savunma sanayii entegrasyonuna ve Hazar havzasındaki milyarlarca dolarlık enerji ortaklığına dinamit koymaktan farksızdır.

Her iki ülkede de akılsızca bu gerginliği ısrarla tırmandıran bir kesim var.

Madalyonun bir yüzünde duran şu gerçeği de dile getirmek zorundayız. Karabağ zaferinin ve ekonomik büyümenin getirdiği öz güvenle, Türkiye'nin stratejik derinliğini küçümseyen Azerbaycanlı bazı popülist çevrelerin söylemleri oldukça can sıkıcı ve rahatsız edicidir. Ankara'nın bölgesel politikalarını ya da iç kamuoyundaki eleştirileri "egemenliğe doğrudan saldırı" olarak niteleyip agresif bir milliyetçi söylem üretenler, coğrafyanın katı gerçeklerini unutuyor. "Türkiye olmasa da biz İsrail'le, Rusya'yla ya da Batı'yla kendi yolumuzu buluruz" yanılsaması, Bakü için stratejik intihar anlamına gelir.

Acı gerçek şu hakikatte gizlidir. Hatta reel politiğin en çıplak sorusunu soralım: Türkiye olmasa, Azerbaycan petrolünü ve gazını Batı'ya nasıl satabilir Hemen söyleyelim. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı devreden çıktığında, Azerbaycan ekonomisinin can damarı olan hidrokarbon kaynaklarının küresel pazarlara ulaşması teorik ve pratik olarak imkânsız hâle gelir.