(Anılarını neden yazmıyorsun diyen dostlara gönderilmiş, bir tutam anı...)
Yıllarım özel sektörde gazetecilikle geçti.
Memurluktan nefret ederim.
Ama kısa da olsa bir memuriyet hayatım vardır.
Yıl 1967... TRT'de bir süre sözleşmeli çalışıp sonra da kadroya geçtim.
Ankara Televizyonu'nda yönetmen ve yapımcı olarak çalışıyordum.
Bir süre sonra beni siyasi programlardan sorumlu bölüm şefi yaptılar.
Yaşım 26...
Daha önce kurs görmüştük. Bu kurslar sırasında idari işlere emekli Albay Cevdet Bey bakıyordu
Cevdet Bey tam bir askerdi
Bir imza defteri düzenlemişti.
Sabah herkes en geç 9'da işbaşı yapacak, Mithatpaşa Caddesindeki binaya bu defteri imzalayarak girecekti.
Televizyon yayına başladıktan sonra bu düzen devam etti
Beni de sinir bastı,
Televizyonculuk gibi bir yaratıcılık mesleğinin sabah 9 akşam 18 ile sınırlayıp kurala bağlamak pek aklımın alacağı şey değildi
Bu düzende ne özgürlük ne yaratıcılık olabilirdi.
Bölümdeki arkadaşlara talimat verdim...
İsteyen istediği zaman gelecek, istediği zaman gidecek, ancak üzerine aldığı programı en iyi şekilde yapacak, zamanında bitirip yayına sokacaktı.
Yeni düzen arkadaşların da hoşuna gitti
Peki defterdeki boş kalan imza haneleri ne olacaktı
Onun da çaresini buldum!
Defter binanın girişinde bir masaya kısa bir zincire bağlanmıştı.
Her ay sonunda defteri kimse görmeden oradan söküp çöpe atıyordum.
Böylece imzalar kontrol edilemiyordu.
O sırada Televizyon Müdürü değişti, Erhan İmset göreve getirildi
Sene 1971... 12 Mart darbesine ilerleyen günler.
Siyaset gerildi.
Bize program yaptırmamaya başladılar.
O sırada birileri beni jurnallemiş.
Program Müdürü resmi bir yazı gönderdi.
Defterin sık sık kaybolmasını eleştiriyor, eğer bu durum devam ederse bölümü dağıtacağını söylüyordu
Kendisine mizahi, daha doğrusu alaycı bir yazı yazdım.
Defteri kasaya kilitlemeyi ya da silahlı adam kiralayıp başına dikmeyi düşündüğümüzü falan anlatıyordum.
Rahmetli İmset, bu mektubu genel müdüre iletmiş.
İki suçtan ötürü işime son verdiler. Biri buydu.
İfademi almaya müfettiş geldi, bir hanım sekreter mektubu okuyor müfettiş soru soruyordu
Mektubu okurken ikisini de gülme tuttu.
Komik mektuptu.
LİSE SON SINIFTA
Sene 1963 olmalı... Lise son sınıfta bir münazaradayız... Konumuz "Çocuk terbiyesinde dayağın rolü".. Biz, münazara icabı, rahmetli arkadaşım Arda Kısakürek'le birlikte dayağı savunuyoruz! Karşımızdaki kız lisesi ise dayaksız terbiyeyi savunmakta. Bizim (mecburen savunduğumuz) konu tabii düşüncelerimize ters. O yüzden sıkıntılıyım.
★ ★ ★
İşten atılmama sebep olan diğer konuyu sonra anlatırım.
İşten atıldım.
Ama odamı boşaltmadım. Her gün çalışır gibi odama geliyor, arkadaşlarla yapacakları programlar üzerinde konuşuyor, şef görevimi yerine getiriyordum. Onlar da bunu garipsemiyordu.

6