ABD-İran çatışması, Haziran mutabakatının enkazı üzerinde hızlanıyor. 17 Temmuz'da Ürdün'deki İran saldırısında iki Amerikan askeri öldü, biri kayıp; toplam kayıp 16'ya çıktı. Washington misilleme olarak İran'ın güneyinde köprüleri, elektrik santrallerini, su arıtma tesislerini ve lojistik altyapıyı vurdu.
Savaş artık "temiz askeri hedef" safhasını geçti; altyapı vuruşları sivil hayatı da etkiliyor.
İran ise Körfez'deki ABD üslerini (Kuveyt, Bahreyn, Ürdün) dövdü, Hürmüz'de gemilere musallat olmaya devam ediyor.
Trump, bu tırmanışta hem stratejik hem siyasi hesap yapıyor. 2026 ara seçimleri öncesi kamuoyuna "güçlü lider" imajı sunmak, "zafer" diye pazarlanabilecek bir sonuç arıyor.
Ama İran Venezuela değil. Coğrafyası, nüfusu, vekil ağı ve nükleer eşiğiyle çok daha dirençli. Trump'ın "ateşkes bitti, gerekirse ezeriz" resti, İran'ın Hürmüz'ü kontrol etme çabalarına cevap olsa da kalıcı çözüm getirmiyor.
Üstelik Tahran'da da işler karmaşık. Reformist Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Arakçi gibi aktörler müzakere masasında eli güçlü tutmaya çalışıyor ama rejim içindeki radikaller onları da hedef alıyor. Devrim Muhafızları'nın sert kanadı, her uzlaşmayı "teslimiyet" diye yaftalıyor. Sürekli düşük yoğunluklu savaş hali, paradoksal şekilde onların da işine geliyor. Ekonomik sıkıntıları dış düşmana bağlayıp iç muhalefeti bastırıyor, bütçeyi orduya akıtıyor, rejimin ideolojik meşruiyetini tazeliyor.
Kısacası dün iki muhalifin idam edildiği İran'da Radikaller için barış, güç kaybı demek.
ABD Başkan yardımcısı Vance'in İsrail eleştirisi de bu tabloyu tamamlıyor. Vance İsrail'in barış görüşmelerini sabote ettiğini ima eden açıklamalar yaptı. Hatta "İsrail'in sorunu Trump değil"

35