Bill Evans'ın dramı

Kimilerine göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi caz piyanisti. Ancak Bill Evans, asla sadece bir piyanist değil. Aynı zamanda büyük bir besteci. Müzik öğretmeni bir babanın klasik müzik eğitimi almış iki oğlundan küçük olanı. Küçük yaşta büyük bestecileri çalışıyor, kompozisyon okuyor ve 1950'lerin yeraltı âleminden yükselen yeni caz akımının büyüsüne kapılıyor. Klasik anlamda bir cazcı değil. Piyanoyu kendi dünyasını anlatmak için kullanan ve caz müziği olabilecek en sofistike hâliyle icra eden bir hikâye anlatıcısı. Cazın öngörülemezliğini, doğaçlamanın verdiği heyecanı seviyor ama klasik müziğin armonik yapılarını bu müziğe uyarlamaktan da çekinmiyor.

Evans, doğup büyüdüğü New Jersey'den New York'a taşındıktan kısa süre sonra 1956'da ilk albümü "New Jazz Conceptions"ı yayınlıyor. Bu mükemmel giriş dikkat çekiyor. 1958'de Miles Davis'in ekibine katılıyor. Ardından 1961'deki, bugün caz tarihinin en iyi canlı kayıtlarından biri kabul edilen "Sunday at the Village Vanguard" kaydediliyor. Burada artık Bille Evans Trio olarak çalmaktadırlar. Davulda Paul Motian, kontrbasta Scott LaFaro ile "Portrait in Jazz" da dahil muhtelif albümlerde çalıp birbirlerine alışmışlardır. Bohem New York'un en iyi caz kulüplerinden Village Vanguard'da yapılan bu kayıt, stream platformlarında mevcut. Biraz sesi açarsanız, kayıt sırasında arkada konuşanları, kahkaha atanları, çatal bıçak kadeh seslerini duyabilir, bu capcanlı 1961 akşamına ışınlanabilirsiniz. (Plağını bulursanız elbette her şey daha gerçek hissedilebilir.)

İşte ne oluyorsa bu kayıttan on gün sonra oluyor. Evans'ın "ruh ikizim" dediği arkadaşı, kontrbasçı LaFaro bir trafik kazasında ölüyor. Evans bu noktada ciddi bir depresyona giriyor. Müzikten uzaklaşıyor ve yas tutuyor.

Önceki hafta Londra'daki bazı seçkin sinemalarda gösterime giren "Everybody Digs Bill Evans" işte bu döneme odaklanarak açılan ve devamında Evans'ın trajik ölümüne doğru giden yolu anlatan bir film. Hayat hikayesini bütüncül bir bakışla ele almak gibi bir derdi yok, sanatçının bu az bilinen dönemine ışık tutuyor. İngiliz yönetmen, Radiohead ve Joy Division gibi gruplara dair filmleri bulunan Grant Gee, bu dönemi ele alarak Evans'ın kişisel dünyasını anlatmaya çalışmış. Bir noktaya kadar da başarılı olmuş. Evans, New York'ta çok mütevazı bir hayat yaşayan ağabeyinin salonundaki koltukta kalmaya başlıyor. Ancak müzikle beraber gelişen uyuşturucu alışkanlığı ve eroin bağımlılığı kontrolden çıkıyor. Ailesinin yanına dönüp temizlendiği bir dönem geçirse de New Yorka döner dönmez bıraktığı yerden devam edecek ve 1980'de aniden başlayan dayanılmaz mide ağrılarıyla apar topar kaldırıldığı hastanede ağır bir iç kanama sonucunda kısa sürede hayatını kaybedecektir. Arkadaşı, yazar Gene Lees'in çok doğru bir şekilde ifade ettiği gibi Evans'ın hayatı "tarihteki en yavaş intihar"dır.

Evans müzik alanında ortaya çıkan olağanüstü yeteneğini ve dehasını hayata kalma konusunda hiç kullanamamış biri. Bir failden çok bir kurban. Onun kayıtlarını izlerseniz içe kapanık utangaç ama olağanüstü yetenekli birini görürsünüz. Evans'ın 1975 yılında Tony Bennett ile kaydettiği "The Bill Evans/Tony Bennett Album" için birkaç yıl önce Hampstead'deki bir caz barda yıldönümü etkinliği yapılmıştı. Burada yer alan sanatçılar albümü icra etmiş, Evans hakkında hikâyeler anlatmışlardı. Bu hikâyelerin tamamında içe kapalı, kibar, işinde aşırı titiz ama özel hayatında da o derece dikkatsiz, sağlığını hiçe sayan, zayıflıklarıyla mücadele edememiş birinin portresi çizilmişti. Film aynı imgeyi daha da derinleştiriyor. Bu anlamda zihnimdeki Bille Evans resminin parçaları da hafiften tamamlanmış oluyor.