Tarımı bitirmeye kararlı mısınız

İçinde bulunduğumuz hafta Ege'de tarımla ilgili önemli etkinlikler vardı. İzmir'de "Tarım ve Hayvancılık Fuarı", Ödemiş'te ise "Küçük Menderes iftçi Buluşması" yapıldı. Kısacası, tarım ve gıda konuları gündemdeydi. Ülkemiz çok ilginç bir dönemden geçiyor. Bir zamanlar "kendine yetebilir" olmakla övünülen, hatta birçok tarımsal üründe önemli ihracat ülkesi olan Türkiye; bu temel özelliklerini kaybediyor.

Başta et ve buğday olmak üzere, birçok temel ürünü ithal eden bir ülke haline geliyor. Bunun acınası sonucu olarak da dar ve sabit gelirli tüketicinin et, süt gibi ürünlere erişmesi giderek zorlaşıyor. Daha yakın bir geçmişte marketlerde süte "alarm" takıldığı haberleri ile karşılaştık. Bütün bunlar, tarımda ve hayvancılıkta gelinen olumsuz durumu acı biçimde gözler önüne seriyor. Aynı zamanda, bir zamanlar tarım ülkesi olarak anılan bu güzel ülkenin duyarlı yurttaşları olarak, doğrusu yüreklerimizi acıtıyor!

GIDA ENFLASYONU VE KRİZİ

Uluslararası birçok değerlendirmeye göre, dünyada gıda enflasyonunun en yüksek olduğu ülkeler arasında sayılıyoruz. Avrupa ülkeleri arasında ise adeta şampiyonluğa oynuyoruz! Üstelik bu değerlendirmeler resmi veriler dikkate alınarak yapılıyor. Toplum olarak giderek bir gıda krizine doğru yürüyoruz! Gerçekte gıda enflasyonu oranlarının daha da yüksek olduğu uzmanlarca ifade ediliyor. Zaten istatistikler ne söylerse söylesin, vatandaş günlük yaşamında bu gerçeği bizzat hayatın içinde, çarşıda pazarda, markette ve mutfakta yaşıyor.

İFTİYİ CEZALANDIRMAK

Tarım sektöründe ve tarımsal gıdada bu hale gelinmesinin temel nedeni, yıllardır ülkeyi yönetmekle sorumlu olan siyasal anlayışın yanlış ve tutarsız tarım politikalarıdır. Tarımın yeterince önemsenmemesi ve üretici kesimin sorunlarına çözüm bulunamamasıdır. Birçok üründe ithalata yönelerek, geçici ve günlük kararlarla sorunların geçiştirilmek istenmesidir. Üreticinin, çiftçinin kaderine terk edilmesi ve bunun sonucu olarak da çiftçinin üretime ve toprağa küstürülmesidir. Son olarak SGK borcu ve vadesi geçmiş vergi borcu olan çiftçiye, Ziraat Bankası ile Tarım Kredi'den kredi kullandırılmaması uygulaması; tam anlamıyla işin tuzu biberi olmuştur. Bir başka önemli ve olumsuz gelişme, çiftçinin en önemli tarımsal girdisi olan mazota yapılan olağanüstü fiyat artışlarıdır. Doğrusu bu uygulamalarla, adeta çiftçi cezalandırılmakta ve sanki üretme denilmektedir!

İFTİNİN ALACAĞI

Kısacası ülkemizde, özellikle son dönemlerde, üreticinin ve tarımla uğraşanların mağduriyeti yaşanmaktadır. Sonuçta, para kazanamayan, maliyetlerini bile karşılamakta zorlanan çiftçi, tarımsal üretimden çekilmektedir. Buna koşut olarak tarımsal gıda üretimimiz azalıyor. Dışa bağımlılığımız da artıyor. Gıdaya ulaşmak ve erişmek daha da zorlaşıyor. Ortaya çıkan rakamsal veriler de bu gelişmeleri doğruluyor. TBMM'de görüşülüp kabul edilen 2026 bütçesinde de tarıma, üreticiye sınırlı kaynak ayrıldı. Oysa bu iktidar zamanında çıkarılan tarım kanunun 21. maddesine göre, her yıl milli gelirin yüzde 1'i oranında tarıma ve üreticiye destek verilmesi gerekiyor. Maalesef bu yasa hükmü sürekli göz ardı edilmekte ve yok sayılmaktadır. Bırakın yüzde 1 oranını, bu destek yüzde yarımı bile bulmamaktadır. Bu durum tarımın ve üreticinin kendi kaderine terk edilmesi anlamına gelmektedir.

TARIMDA YENİDEN YAPILANMA

Bu konuda defalarca yazdık ve uyardık. Bir kez daha yinelemek istiyoruz. Tarımdan, tarımsal üretimden ve gıda sektörlerinden yükselen seslere kulak verilmelidir. iftçi kaderine terk edilmemeli; başta girdi maliyetlerinin düşürülmesi olmak üzere, çok yönlü desteklenmelidir. Yoksa bu olumsuz gidişatın faturası, gün geçtikçe daha da ağırlaşacak ve tümüyle içinden çıkılmaz hale gelecektir. Aslında yapılması gereken, tarımın ve tarımsal alanın tepeden tırnağa ele alınıp yeniden yapılandırılmasıdır. Tarımdaki olumsuzlukların-sorunların çözümü, böylesi bütünsel yeni bir yaklaşımdan ve yapılanmadan geçmektedir. Başta ülkeyi yönetmeye hazırlanan ana muhalefet CHP olmak üzere siyasal muhalefet, tarımda yeniden yapılanma sürecine şimdiden hazırlanmalıdır.

***

Hızlı trenin yavaşlığı!

Trenin ve demiryollarının hem kişisel hem de toplumsal geçmişimizde derin izleri var. ocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda sıkça trene binerdik. O dönemlerde tren önemli bir toplu taşım ve ulaşım aracıydı. Okullarda "Tren gelir hoş gelir" diye türküler söylenirdi.

Uzun ve sıcak yaz mevsimlerinde üzüm bağlarında kalınırdı. Bağımızın önünden geçen trenlerle adeta zamanı belirlerdik. ocukluk yıllarımızda demiryoluna çıkıp "gaste gaste" diye bağrışarak, uzun yol trenlerinin penceresinden okunmuş gazete atılmasını isterdik. Atılan gazeteleri de kapışır ve sırayla okurduk. İşte bütün bu yaşanmışlıklar bizi trene ve demiryollarına daha çok bağlıyor. Artık içinde bulunduğumuz dönemin gereği hızlı trenleri istiyor ve bekliyoruz.

EGE'NİN HIZLI TRENİ

Egelileri yakından ilgilendiren İzmir-Ankara hızlı tren hattı ise bir türlü tamamlanamıyor. İşler uzadıkça uzuyor. Dolayısıyla adı hızlı tren olan projenin kaderi adıyla uyuşmuyor. Bize de "Hızlı tren gelmez mi ola" demek düşüyor. Oysa gelişmiş çağdaş ülkelerde hızlı trenler kamusal toplu ulaşımda çok önemli bir işlev görüyor. Bu bağlamda, demiryolu ulaşımının kamusal ulaşım ağında önemli bir rolü var. Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında demiryollarına büyük önem verilmiş. Cumhuriyetin 10. yılında "Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" diye marşlar söylenmiş. Ama sonradan kamusal toplu ulaşım ve demiryolları maalesef ihmal edilmiş.