Türkiye, uzun yıllardır demokrasi kültürünü içselleştiremediği için çağın değişim hızına bir türlü ayak uyduramıyor. Demokratik değerlerin bir anlam ifade etmediği bir ülkede, doğal olarak çatışmacı ve kutuplaştırıcı zihniyetin hakim hale gelmesi kaçınılmaz oluyor.
Bu yüzden de her seferinde "Galiba bu kez makus talihimizi yenip herkes gibi biz de normal bir ülke olacağız" diye umuda kapıldığımız anlarda bütün hayallerimiz tuzla buz oluyor ve ideolojik ezberlerimize geri dönüyoruz.
Nasıl bir talihsizliktir ki zengin ve dinamik bir beşeri sermayeye sahip olan bu ülke, ideolojik mahallelerin ışıksız duvarlarından dışarı çıkamayan örümcekli zihniyet yüzünden ekonomide, hukukta, insani değerlerde kan kaybetmeye devam ediyor...
Galiba esas problemimiz sadece 'ideolojik mahalleler'le sınırlı da değil. Zira 1970'li, 80'li ve 90'lı yıllarda da farklı ideolojik ve kültürel kesimler vardı ama o günün siyasetçileri, düşünce insanları, sanatçıları, edebiyatçıları her zaman ortak bir dil bulmayı başarabilmişlerdi.
Özellikle sanat-edebiyat dünyasında farklı inanç ve kültürel iklimlerden gelen şairler, hikayeciler birbirlerinin hangi kimliğe ve inanca sahip olduğunu sorgulamadan aynı dergilerde yazıyor, aynı mekanlarda edebiyatın sorunlarını tartışıyorlardı.
Siyaset dünyasında da bugünle kıyaslanması asla mümkün olmayan daha hoşgörülü bir siyasi üslup hakimdi. Evet siyasetin doğası gereği, o günün siyasetçileri de muarızlarına karşı zaman zaman keskin ifadelerle siyasi bir mücadele yürütüyorlardı.
Ama karşılıklı mücadelenin en sıcak günlerinde bile, birlikte aynı televizyon kanallarında tartışarak medeni bir cesaret örneği sergiliyorlardı. Eminim yaşı müsait olanlar, 1980'li, 90'lı yıllarda Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve hatta Mesut Yılmaz'ın aynı televizyon kanalında kıran kırana tartışabildiklerini hatırlayacaklardır.
Oysa bugün gerek siyasi elitler gerekse kültür ve sanat insanları bırakın birlikte konuşup tartışmayı, uzaktan birbirlerine selam vermeye bile tahammül edemiyorlar. Her zaman toplumda öncülük yapması gereken siyasetçilerin, kanaat önderlerinin ve kültür insanlarının bu gayrı medeni tutumları, ne yazık ki toplumsal ilişkilerin sıhhatini zehirleyen bir duruma işaret ediyor.
Maalesef şu anda yaşadığımız pek çok sorunun temelinde, birbirini dinlemeye tahammülü olmayan, empati yapmayı beceremeyen bir siyaset anlayışı bulunmaktadır.
Daha da vahim olanı 'bizden olmayanlar' argümanı üzerinden yapay düşman kamplar oluşturulmasıdır. Eğer bir toplumda özellikle dini değerlerin siyaset aracı haline dönüştürülmesiyle bir kamplaşma oluşturulmuşsa, kampların birbirine ateş etmesi, bir süre sonra sanki doğal bir hakmış gibi algılanmaya başlanır ki bu durumun yıkıcı sonuçlar üretmesi kaçınılmaz olur.
İşte şimdi tam da böyle bir umutsuzluğun fotoğrafıyla karşı karşıyayız. Her gün hayat kalitemizi biraz daha düşüren bu trajik hali bütün gerçekliği ile tarif etmeye cesaret edemiyoruz. Kendimize itiraf etmesi zor gelse de esas itibariyle bu bir zihniyet yarılmasıdır.

8