Yıllardır Müslüman dünyanın, neden bir hukuk sistemi inşa edemediği konusunda bitmeyen bir tartışma gündemi var. Genel anlamda klasik yaklaşım, esas itibariyle Kur'an'ın aynı zamanda bir 'hukuk kitabı' olduğu ve başka bir kaynağa ihtiyaç olmadığı yönündedir.
Evet Kur'an'da bireyin özgürlüğünden en temel insani haklarının korunmasına ve güvenliğinin sağlanmasına kadar güçlü bir adalet vurgusu vardır. Ama bu, hazır reçetelendirilmiş bir hukuk metni ve hukuk kitabı değildir.
İnsanoğlunun farklı eylemleri konusunda olduğu gibi, hukuk müktesebatı oluşturma meselesini de bütün insanların müşterek olduğu fıtrat zemininde değerlendirmek gerekiyor. Prof. Dr. Ömer Özsoy'un ifadesiyle "insanlığın kahir ekseriyeti vahiyler tarafından veya vahiy kültürleri tarafından şekillenmemiş coğrafyalarda ve kültürlerde dünyaya geliyor ve hayatını sürdürüp veda edip gidiyor. İnsan olmaklığı itibariyle Allah'ın her kulu fıtraten Allah'a iman etme ve erdemli yaşamayı tercih etme potansiyeline sahiptir."
Dolayısıyla insan eylemlerinin doğru, onaylanabilir olmasını da hukuk metinleri oluşturmayı da sadece vahye isnat ederek izah etmek eksik bir tutum olur. Çünkü "insanın fıtratı itibariyle doğru davranma potansiyeline sahip olması, onun herhangi bir vahyi rehberliğin yönlendirmesi olmaksızın ortaya koyduğu doğru davranışların da Allah nezdinde makbul, hatta belki daha çok makbul olmasını gerektirir." (Prof.Dr. Ömer Özsoy, Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi, s.218)
Meseleye bu zaviyeden baktığımızda görürüz ki insanlar vahye muhatap olmadıkları ve henüz bir devlet olgusunun hayata geçmediği dönemlerde bile kendilerine yönelen tehditlerden arınabilmek için hukuki metinler oluşturmuşlar ve kuralları uygulayabilmek için devleti icat etmişlerdir.
Kısacası, Aristoteles'in insanı toplumsal bir varlık olarak tanımladığı Zoon politikon kavramına göre, toplu halde yaşamaya başlayan insanoğlu ilkel yaşam tecrübelerinde bile can ve mal güvenliğini teminat altına almayı amaçlamıştır. Bu ihtiyaca matuf muhtelif kurallar, zamanla bir normlar sistemine dönüştürülerek bir hukuk düzeni oluşturulmaya çalışılmıştır.
Yaşadığımız çağın şartlarından baktığımızda, halen yürürlükte olan modern 'hukuk devleti' kavramının iki bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu söylemek mümkün.
Ama şunu da hemen ifade etmek gerekiyor ki bilinen ve aktarılan tarihsel gerçekler ışığında Antik Yunan'ın kent devletinden modern zamanlarda ortaya çıkan devlet oluşumuna kadarki süreçte hukuk devletinin bugün kabul görmüş temel ve biçimsel unsurlarına dair izler, modern hukuk açısından hayati bir öneme sahiptir.
Özetle belirtmek gerekirse, bugün hepimiz için önemli bir değer ifade eden 'hukuk devleti'nin düşünsel ve kuramsal köklerinde, geçmişin kadim uygarlıklarının eski çağlardaki düşünce ve uygulamalarının biriktirdiği tarihsel tecrübeler bulunmaktadır.
Hal böyleyken, Müslümanların nasıl bir hukuk sistemi inşa etmesi gerektiği konusunu, insanlığın yüzyıllar içinde oluşturduğu hukuk müktesebatını ve beşeri tecrübeyi yok sayarak meseleyi sadece vahye endekslemek çok kolaycı bir yaklaşım olacaktır.

4