Yazar, Müslüman toplumların despotizme karşı etkin hukuk sistemi oluşturamadığını, bunun temel sebebinin akılcı düşüncenin baskı altına alınması olduğunu öne sürüyor. Klasik fıkıh ulemasının padişahlara itaat öğütleyen fetvaları, Maturidi gibi akılcı geleneğin kaybedilmesi bu duruma neden olmuştur. Peki, dini metinlerin yorumlanmasında akılcılık ile geleneksel din anlayışını uzlaştırmanın yolu gerçekten de vardır mıdır?
İslam'ın ilk yıllarından buyana, Müslüman toplumların gerçek anlamda bir hukuk sistemi oluşturamadıklarını söylemek çok yanlış olmayacaktır.
Kuşkusuz bu yaklaşım, Hz. Peygamber'in yaşadığı ve dört halife döneminde Müslümanların bir adalet tasavvuru olmadığı anlamına gelmiyor. Unutmayalım, o ilk yıllarda bugün anladığımız anlamda kapsamlı bir devlet yapılanması yoktu. Henüz bir şehir devletinin bile oluşmadığı o günün şartlarında insanlar, bizzat Hz. Peygamber'in rehberliğinde daha adil yaşama standartlarını oluşturmuşlardı. Yani ilahi kelamın getirdiği adalet anlayışını peygamberle birlikte yaşayarak içselleştiriyorlardı.
Ancak dört halife sonrasında, özellikle Emevi'lerle başlayan dönemle birlikte adalet anlayışı da despotik bir sürece evrilmiştir.
Bir Arap entelektüeli olan Abdurrahman el-Kevakibi, Müslümanlar dahil bütün toplumlarda iki tür istibdat yönetimi olduğunu söylüyor. Birincisi, güç kullanarak ya da veraset yoluyla iktidara gelen despotlar, ikincisi ise bir şekilde seçimle iktidara geldiği halde, denetleme mekanizmalarını yok ederek sistemi istibdada dönüştüren liderler.
Ama bilinen bir gerçek var ki istibdadın en şeytani olanı, veraset yoluyla ele geçirilen yönetim biçimidir. Çünkü verasetle tahta geçen, aynı zamanda dini otoriteye de haiz olduğu için bir bakıma teokratik monarşi oluşturmaktadır.
Müslüman toplumların tecrübeleri üzerinden örneklemelerde bulunan Kevakibi, denetim mekanizmaları oluşturulamadığı zaman en adil yönetimlerin bile koyu bir istibdada dönme tehlikesinin olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: "Hiçbir adil yönetim yoktur ki milletin gafleti ya da uyutulmasıyla kendini muhakeme ve cezadan güvende hisseder hissetmez istibdat/diktatörlük yöntemlerine başvurmasın. Böyle yönetimler istibdadı yönetme aracı olarak (halka) bir kere kabul ettirdi mi de bir daha ondan vazgeçmez. Bundan böyle istibdadın toplumda karşılık bulmasını sağlayan 'milletin cahilliği' ve 'düzenli ordular' gibi iki etkili araçtan biri onun hizmetindedir. Bu ikisi; milletin en şiddetli ve insanlığın en büyük eksikliğidir." (Despotizmin Doğası, s.69)
Bu çerçevede bir hakikatin de altını çizmek gerekirse, Müslümanların gerçek anlamda bir adalet sistemi inşa edememelerinde fakihlerin önemli sorumlulukları bulunmaktadır. Zira fakihler, devleti yöneten sultanların adaletli davranmaları durumunda kendilerine teşekkür edilmesi, adaletten sapmaları durumunda ise zulümlerine sabredilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Daha da vahim olanı, sultana karşı çıkan ve eleştirenlerin kanlarının helal olduğu yönünde fetvalar verilmiş olmasıdır.
Maalesef İslam dünyasında, "Allah'ın bir hücceti" olan aklı kullanmayı önemseyen Ebu Hanife'nin çoğulcu ve özgürlükçü çizgisi geliştirilemediği için İslam fıkhını zenginleştirecek yeni yaklaşımların önü açılamamış ve meydan klasik fıkıh ulemasının ezberlerine bırakılmıştır.
Oysa "insan özürlüğü, düşünce özgürlüğü insanlar için bir onur meselesidir ve tevil zorunludur. Tevil yani aklı işletmek bizim için bir görevdir, farzdır; nassı anlamak bizim için önemli bir dini vecibedir."

5