Otokratların revaçta olduğu, neredeyse her taşın altından tiranlık hayalleri kuran otokratçıkların çıktığı talihsiz bir dönemi yaşıyoruz.
Epey bir süredir demokrasinin yaşadığı kriz yüzünden Avrupa'da ırkçı rüzgarlarının estiği bir gerçek. Bütün dünyada demokrasinin gerilemesi, kişisel hak ve özgürlüklerin tehdit edilmesiyle birlikte otoriter eğilimler sergileyen liderlerin yükselişi başladı.
İşte böyle bir dünya gerçeğinde, özellikle Trump'ın başkan olması hem bu otokrat rüzgarı güçlendirdi hem de demokrasiye son çiviyi çakmış oldu.
Rejimler konusunda araştırmalar yapan akademisyenler, demokrasinin konsolide olduğunu ve demokrasinin artık kalıcı olduğunu düşünüyorlardı. Ancak son yirmi yılda öyle bir rüzgar esti ki demokrasinin imkanlarıyla seçilen liderler bile otoriterleşmenin bir parçası haline geldiler.
Kuşkusuz demokrasinin krizi, sadece Avrupa ve ABD değil, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Çin, Rusya ve Filipinler'de de kendini hissettiriyor. Bugün pek çok ülkede yaşanan kutuplaşma ve popülizm yükselişte. Özellikle küresel malî kriz, güvenlik riskleri ve mülteci akını ile milliyetçilik, Danimarka, İsveç ve İngiltere gibi en gelişmiş ülkelerde bile popülist eğilimlerin yolunu açmış bulunuyor.
Demokrasi hâlen popülerliğini korusa da insanların demokrasiye olan inancı 2015 yılına göre hayli zayıflamış durumda. Yapılan araştırmalara göre, insanların yüzde 56'sı ülkelerinde demokrasinin işleyişinden memnun değil.
Dramatik bir durum ama insanlar, otoriter eğilimli olduğunu bildikleri halde "güçlü" olarak tanımladıkları liderlere oy vermeyi sürdürebiliyorlar.
Maalesef yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve uzlaşma kültürü gibi demokratik değerlerin aşınmasıyla birlikte, otoriter liderlerin şekillendirdiği antidemokratik anlayış küresel ölçekte güç kazanmış durumda. Aslında otoriter rejimlerin en bariz özelliği, geleneksel diktatörlerin aksine, tedrici olarak demokratik sistemden otokrasiye geçişi sağlamış olmalarıdır.
Maalesef bugün demokrasinin içine düştüğü krizi daha da derinleştiren en önemli etken, seçimli diktatörlüklerin devlet gücünü de kullanarak toplumdaki eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özelliklerini tahrip ederek kutuplaşmayı ve çatışmayı başat hale getirmiş olmasıdır.
Bu yüzden de doğal seyri içinde yapılması gereken siyasi rekabet, düşman kampların birbirini yok etme mücadelesine dönüşmüş bulunuyor. İşte bu, despotik zihniyetin, toplumdaki sivil ve özgürlükçü ruhu zehirleyen en ahlaksız tuzağıdır.
Bu tuzaktan kurtulmak için sadece otokrasiyi teşhir etmek yetmeyebilir belki ama her şeye rağmen, toplum olarak inadına eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerinde ısrar ederek, demokratik mücadelede alanı terk etmemek gerekiyor.
Bu bağlamda, demokratik seçim ahlakını çürüten, seçimleri tek adam rejiminin bir aparatı haline dönüştürmeye çalışanlara karşı, sivil mücadele yöntemlerinden asla vazgeçmemek gerekiyor.
Unutmayalım toplumlar, uzun ve zorlu mücadeleler sonunda demokratik haklarını kazanabilmişlerdir. Bu çerçevede Amerikan halkının verdiği mücadele, demokrasi tarihi açısından önemli bir göstergedir. Hal böyleyken,

14