Ahlaki kriz karşısında susmanın vebali

Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım; sonra şüphelendiniz. Şimdi her şeyi biliyorsunuz ama hâlâ susuyorsunuz." (Sartre)

Sartre'nin ifadesiyle aslında herkes her şeyi biliyor. Yaşadığımız toplumda, her şeyin kötü gittiğini, ahlaki krizin her geçen gün daha da derinleştiğini, erdemli olmanın artık bir değer ifade etmediğinin herkes farkında.

Ama ne hikmetse toplumda öncü rolü oynaması gereken entelektüeller, kanaat önderleri, siyasi aktörler toplumda olup bitenler karşısında suskunluğa gömülmüş durumdalar.

Kimse hukukun göz göre göre yok edilişi, "Hz. Ömer adaleti" sloganları eşliğinde adaletin yerle bir edilişi, tutuklama ve gözaltı süreçlerinde kadınlara reva görülen vicdan yaralayıcı durumlar karşısında erdemli bir tavır ortaya koymuyor ya da koyamıyor.

Böylesine kahredici bir tablo karşısında, acaba diyorum en başa dönüp, beslendiğimiz kültürel kaynakları sorgulamamız mı gerekiyor

Neredeyse her yazıda altını çizmeye çalıştığım bir gerçeği yeniden ifade etmek gerekiyor galiba... Maalesef biz, hukukun en üstün değer olduğu, hesap verilebilirliğin, şeffaflığın hayati bir öneme sahip olduğu bir kültürel gelenekten gelmiyoruz.

Oysa biz Müslüman bir toplumuz ve bu durum bize önemli sorumluluklar yüklüyor, dahası bu din özünde her an hesap verilebilir olmayı vazetmektedir.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hoca'nında belirttiği gibi, "Din hiç kimsenin olmadığı bir yerde bile samimiyeti, kendimize karşı dürüstlüğü, kendimize ve Yüce Yaratan'a karşı hesap verebilir olmayı öğütler." (Yüzleşme, s.53)

Kısacası din, hakka-hukuka riayet etmeyi, adaletli olmayı, şeffaflığı ve hesap verebilir olmayı öneriyor. Ama ne yazık ki yüzyıllar içinde oluşan klasik İslam siyaset kültürü, dinin asıllarını dikkate almayan bir gelenek oluşturduğu için, Müslüman dünya bugün, dinle hayatın arasındaki uçurumun giderek derinleştiği bir hali yaşıyor.

Başta Türkiye olmak üzere, Müslüman dünyanın yaşadığı ahlaki kriz hali bizi şaşırtıyor mu Kesinlikle hayır...

Çünkü din esas itibariyle faziletli bir toplum oluşturmayı öngördüğü halde, günümüzün Müslüman toplumlarında özellikle İslamcı entelektüellerin önemli bir bölümü, devleti ve liderleri kutsallaştırarak otoriter zihniyetin önünü açan bir tavır sergilemişlerdir.

İşte bu anlayış, aynı zamanda devletin 'fazilet' dayatması gerektiğini savunan bir zihniyet yapısıdır. Bu tezi savunan İslamcı aydınları sert bir üslupla eleştiren Adulvahha el-Efendi, Mevdudi'nin İslam devletinin komünist ve faşist devletlere benzer bir şekilde totaliter olması gerektiği sonucuna vardığını belirtiyor ve Müslüman dünyadaki pek çok sorunun bu anlayıştan kaynaklandığını söylüyor.

Bu zihniyet yapısının halifeye adeta fiili bir diktatörlük verdiğinin altını çizen el-Efendi, devletin dayatmak gibi bir yetkisinin bulunmadığını şu cümlelerle ifade ediyor: "