İslam'ın özü

Sosyal bilimlerde özcü ve inşacı olarak iki temelden farklı yaklaşımın yalnızca olguların ve toplumsal kurumların yapısını anlamak ve açıklamak için başvurulan birer yöntem olduklarını söyleyemeyiz. Bu eğilimler ve tercihler sosyal ve beşeri bilim görüntüsünün içinde birtakım siyasal mülahazaları taşıyor.

Zaten sosyal ve beşeri bilim üretiminin, hatta total olarak bilim üretiminin ideoloji ve dünya görüşünden bağımsız ve kopuk olduğunu söylemek esasen pek de mümkün değil.

İdeolojik bilimsel üretimin tipik örneklerinden birine bir süredir gündemde olan post-post-Kemalizm tartışmasının satır aralarında sıkça rastlıyoruz.

Tartışmayı başlatan İlker Aytürk, tezinin uygulama safhalarından biri olan Mete Tunçay'ın Tek Parti kitabının eleştirisinde yazarın İslam, laiklik, demokrasi ve halkçılıkla ilgili analizlerini değerlendirirken bu yola başvuruyor.

Kabaca özetlersek; seküler bir tarihçi olan Mete Tunçay laikliği "ilerici bir ilke" olarak görmekle birlikte halkçılık ve demokrasi ile çelişen yönleri dolayısıyla eleştiriyor.

Tunçay, kendi bakış açısından özgürleştirici olarak yorumladığı laikliğe demokrasiye aykırı düştüğü ve halk kitlelerinin cumhuriyet yönetimine yabancılaşmasına sebep olduğu gerekçesiyle eleştirel yaklaşılması gerektiğini savunuyor.

Tunçay bu tezi savunurken İslam'ın, başta Hıristiyanlık ve diğer kamusal dinlerin aksine laiklikle uyumlu bir öze sahip bir din olmadığını söylüyor:

"Hıristiyanlıkta ideolojik bir temel bulabilen laiklik fikri, İslam'ın özüyle çatışmakta ve bu durum, halkçı bir anlayışla yürütülmeyen Kemalist laiklik politikasının sakıncalarını artırmaktadır."

Tunçay'ın bu analizi son dönemde revaçta olan modernite eleştirilerindeki "sekülerliğin Hıristiyan kökenleri"ne dair güçlü tezlerle uyuşuyor.

Ancak bu noktada İslam'ın ve Hıristiyanlığın modernleşme, laiklik ve sekülerleşme ilişkileriyle ilgili kıyaslarda literatürdeki birçok anlatının da sorgulanmaya muhtaç olduğunu belirtmek gerekiyor.

Herhalde de bu tezlerden ilki Hıristiyanlığın akla aykırı olduğu, buna mukabil İslam'ın akıl ile uyumlu olması dolayısıyla modernlik ve İslam arasında Hıristiyanlıktaki gibi bir çatışma bulunmadığı klişesidir.

Modernitenin Hıristiyanlık anlatısını sorgulamadan kabul etmek büyük bir yanlış olacaktır. Bunun yanı sıra modern anlamdaki rasyonel akıl ile İslam'ın uyumlu olduğu iddiası da en hafif ifadeyle safiyane bir klişeden ibarettir.

İlker Aytürk'ün konuya dair yorumu bu bağlamda değil.

Aytürk, Tunçay'ın da savunduğu, dinlerin bir özü olduğu ve laik politikaların uygulanabilirliğini bu özün belirlediği iddiasını tartışmaya açıyor:

"İnşacı bir perspektiften bakarsak, kurumsal dinler, din adamları ve o dinin mensupları öğretiyi nasıl yorumluyorsa o yöne doğru gelişir, onların iradesinden bağımsız bir özleri yoktur."

Sosyal bilimcinin dinin müntesibini bir bilim nesnesine dönüştürmesi meselesi ayrı bir bahis konusu, fakat dinin müntesibinin yani bir Müslümanın yahut Hıristiyanın din sosyoloğunun gözüyle dinine ve kendisine bakmadığını Aytürk'e hatırlatmakta fayda var.