Tek başına bir varlık olarak insanın değerinin hangi kıstasa göre belirleneceği sorusu insanı anlamaya dair en temel sorulardan biridir. Hangi kıstas insanın değerinin hakikatini yansıtır
Bu soruya birçok farklı cevap verilebilir. Fakat bütün bu cevapları kuşatabilecek bir ölçüt aranacaksa, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi merkeze almak mümkündür.
Hayatın boşluk kabul etmeyen yapısı, ömür serüveni boyunca birçok kez yüzümüze çarpabilir. Aslında çoğu zaman bu gerçek kendini hissettirmeden şekillendirir yaşantımızı.
Modernlik, esasen insanoğluna makro düzeyde tam olarak bunu yaptı. Kadim dünyanın kurumlarını, alışkanlıklarını, aidiyet biçimlerini, anlam kaynaklarını ve gündelik yaşam formlarını tasfiye ederek onların yerine kendine ait olanı ikame etti. Üstelik bu ikame, fonksiyonel açıdan benzer görünse de yapısal olarak bütünüyle farklıydı. Bu anlamda modernlik insanın dünyayla kurduğu ilişkinin mahiyetini dönüştüren en etkili metafordur diyebiliriz.
Bu dönüşümün en görünür taraflarından biri, dünya tasavvurunun somut yansımalarını gösteren sekülerliğin gündelik hayat içinde yerleşim biçimlerinde ortaya çıkıyor.
Özellikle Batı-dışı toplumlarda bu durum çok daha çarpıcı hissediliyor. Çünkü Batı'nın kendi tarihsel deneyimi içinde ortaya çıkan sekülerleşme ile sonradan empoze edilerek sekülerleşen toplumların yaşadığı süreç aynı değildir.
Batı, kendi iç gerilimlerinden, tarihsel kırılmalarından ve yüzyıllara yayılan dönüşümlerinden geçerek bugünkü kurumlarını üretti. Batı-dışı toplumlar ise çoğu zaman hazır kalıpları ithal etti. Dolayısıyla Batı-dışı toplumlar açısından modernlikle hesaplaşmak, aynı zamanda inorganik bir yapıyla mücadele etmek anlamına geliyor.
Bu yüzden yeryüzündeki her toplum için "kendine özgülük" kıstasını işletmek gerekir. Fakat bütün bu farklar gözetilse dahi, insanın değerini gösteren asıl mesele yine dünyayla kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Burada bakılması gereken temel nokta, dünyanın bütünüyle benimsenip benimsenmediğidir.

3