El alem ne der

Ferd-i vahid olarak muhatap olduğumuz modern dünya bize yoğun bir şekilde bireyleşmeye matuf önerilerde bulunuyor. Mütemadiyen birey olarak pragmatist davranmamız ve hayatın merkezine benliğimizi koymamız gerektiği telkin ediliyor.

İlk tahlilde insanı prangalarından kurtaran özgürleştirici bir çağrı gibi görünen bu davet paradoksal bir biçimde modern dünya sisteminin bütünlüğünü korumaya etmeye hizmet ediyor. Bireyleşen insan sistemin idamesini kolaylaştırıyor.

Üstelik bu telkinler yalnızca modern dünyanın vadettiği maddi imkanlarla ilgili değil. Başta ahlak olmak üzere, kişinin yaşam tarzını belirleyecek değerlerin inşasına dair de bu pragmatist ilkenin işletilmesi isteniyor.

Gündelik hayat akışında ve zihin dünyamızın oluşumunda en temel etkenlerden biri olan ahlak kavramının içi bu muhtevayla dolduruluyor. İnsana, ahlakın yegane ölçütünün kendisi olduğu söyleniyor.

Bu anlayışta ahlak, kişinin kimsenin görmediği anda nasıl davrandığına indirgeniyor. Eylemin salt kişinin şahsıyla ilgili boyutu öne çıkarılıyor.

Günümüzde "El alem ne der" diye bir şeyi yapmaktan sakınmak ahlaksızlık olarak lanse ediliyor. Hatta bu yöndeki kaygılar ahlaki zaafın, kişilik zafiyetinin bir göstergesi olarak aşağılanıyor.

Buna mukabil hicap duymak, haya etmek, başkalarının nazarını hesaba katmak ise özgüven eksikliği, kendini gerçekleştirememe ya da toplumsal baskıya boyun eğme şeklinde yorumlanıyor.

Bu durumda ahlak, Batı'nı birey mitinin kaynaklarından Robinson Crusoe örneğindeki gibi bir adada yalnız kaldığında nasıl davranacağından ibaret hale geliyor.

Ferdin yaşadığı toplumdan yalıtılarak düşünmesi ve duyumsaması gerektiğini varsayan bir ahlak biçimi bu. Sanki duygu, düşünce ve davranışlarımız sosyal bağlarımızdan bağımsız olarak şekillenebilirmiş gibi...

Kişisel gelişim literatüründe, popüler psikoloji söyleminde ve sosyal medyada bu ahlak formu idealize ediliyor. Toplumsal gerçekliği görmezden gelen, yalnızca kendisine karşı sorumlu bir birey modeli parlatılıyor.