Türkiye'nin modernleşme tecrübesinin merkezinde Batıcı bürokratik elitlerin toplumu bu istikamette dönüştürme arzusuyla toplumun kendine özgü kültürel sürekliliği arasındaki gerilim vardır.
Bu süreçteki ontolojik "yanlış" yabancılaşmış seçkinlerin sekülerleştirme/medenileştirme hedefleri doğrultusunda toplumu tek tip hale getirmeye çalışması ve bu projenin toplumun tarihsel yapısından tevarüs eden değerleriyle uyuşmamasıydı.
Osmanlı modernleşmesi ile başlayan tarihsel kopuş sonrasında çatışma üzerine kurulan devlet ve toplum ilişkisinde devletin zor aygıtlarını kullanması aradaki uçurumu derinleştirdi.
Gerilimli devlet-toplum ilişkisi Türkiye'deki sosyal ve siyasal alanın etkileri günümüze sirayet eden problemlerinin birincil sebebidir.
Toplum üzerinde vesayet kuran ve bu vesayeti kurumsallaştıran zümre yaşadığı "yol kazalarında" kozmetik restorasyonlarla sistemi tahkim etti.
Ancak bu vesayete karşı toplumsal direnç farklı şekillerde tezahür etse de hiçbir zaman ortadan kaybolmadı.
Tam anlamıyla de-secularization denilebilecek bir süreç yaşanmadı fakat sekülerleşme anlatısı sorgulandı, eleştirildi ve karşı tezler üretildi.
İçinde bulunduğumuz siyasal konjonktürde vesayet unsurları kurumsal düzeyde tasfiye edildi ve eski etkisini yitirdi.
Meşruiyet krizine girerek gerileyen vesayet unsurları günümüzde yeni bir tarih anlatısı ile eski konumunu yeniden kazanmaya çalışıyor.
Eski hegemonya taraftarı bu "yeni" tarih anlatısının ilk hedefi Türkiye'nin sosyal ve siyasal problemlerinin temelinde jakoben elitlerle toplumun kültürü arasındaki çatışmadan kaynaklanmadığını ıspatlamak.

2